27 Nisan 2013 Cumartesi

Kapalı Çarşı


Nuruosmaniye , Mercan ve Beyazıt arasında yer alan Kapalı Çarşı 64 cadde ve sokağı , iki bedesteni , 16 hanı , 22 kapısı ve yaklaşık 3600 dükkanı ile Dünyanın en eski ve en büyük alışveriş merkezidir. 45.000 metrekare kapalı alana sahip olup, içinde yaklaşık 20.000 kişi çalışmakta ve mevsimine göre günde 300.000 ile 500.000 arasında ziyaretçi almaktadır.


Fatih Sultan Mehmet’in Kapalıçarşı’nın inşaatına başladığı yıl olan 1461 Kapalı çarşı’mızın kuruluş yılı olarak kabul görmüştür. Asıl büyük çarşı ise Kanuni Sultan Süleyman tarafından ahşap olarak inşa ettirilmiştir. Eski zenginlerin mücevher , kıymetli maden , kürk ve murassa silah gibi değerli eşyalarının yanı sıra devlet hazinesinin büyük kısmı da buralardaki kasalarda muhafaza edilirdi. Evliya Çelebi burayı muazzam güçlü bir kale gibi tanımlamıştı.


Kapalı çarşı’nın çekirdeğini oluşturan iki bedestenden İç Bedesten , yani Cevahir Bedesteni müellifler arasında tartışmalı olmakla beraber büyük olasılıkla Bizans’tan kalma bir yapı olup 48 m x 36 m ölçülerindedir. Yeni Bedesten ise 1461 yılında yaptırılmaya başlanan Kapalıçarşı’nın ikinci önemli yapısıdır ve Sandal Bedesteni olarak anılmaktadır. Burada bir yolu pamuk, bir yolu ipekten dokunan ve Sandal adı verilen kumaş satıldığı için Sandal Bedesteni ismi verilmiştir.


Bedesten ve Çarşı , 4. Mehmet zamanındaki 20 Kasım 1651 Tarihli yangından başlayarak 26 Kasım 1954 Tarihindeki yangına kadar 20’yi aşkın deprem ve yangın felaketine maruz kalmış , 1894 depreminden sonra yapılan tadilatlarla bugünkü halini almıştır.


Prof. Dr. Önder Küçükerman’ın saptamalarına göre Topkapı Sarayı imparatorluğun beyni , Kapalıçarşı ise ekonominin kalbi olmuştur. 19. yüzyılın başında Haliç’in öbür yakasına Galata’ya bankalar ve bankerler yerleşmeye başlayınca imparatorluk ekonomisinin kalbi de orada atmaya başladı ve daha sonra da beyin , yani saray da o yakaya geçerek kendisine Dolmabahçe , Yıldız ve Çırağan’ı mekan tuttu. Meşrutiyet Dönemi’ne kadar lonca sisteminin işlerliğini koruduğu Kapalıçarşı’da her türlü meslek usta-çırak ilişkisi ile operatif olarak öğrenilir ve yürütülürdü. Meşrutiyet’ten sonra , değişen koşullar nedeniyle lonca sistemi bozuldu ve ticaret zamanın koşullarına göre yapılanmaya başladı.


Evliya Çelebi’nin Seyahatname’deki anlatımına göre 17. yüzyılın ortalarında Kapalıçarşı’da 4399 dükkan , 2195 oda , 497 tane dolap denilen küçük dükkan , iki lokanta , on iki hazine dairesi , bir cami , on mescit , bir hamam , 19 çeşme , sekiz tulumbalı kuyu , 24 han , bir mektep ve bir türbe vardı. Bugün dükkan ve han sayısının o zamandan daha az oluşunun sebebi daha önce Çarşı içinde bulunan Sarnıçlı Han , Paçavracı Han , Alipaşa Cami Han, Tığcılar Sokak , Örücüler Sokak ve Çadırcılar Caddesi gibi bazı han ve sokakların 1894 depreminden sonra başlayan ve 1898 yılında biten tadilat esnasında Çarşı’nın dışında bırakılmış olmasıdır.


Kapalıçarşı’mız İmparatorluk Devri’nde , ülkedeki diğer kapalı çarşılardan ayrılması için , bugünkü Grandbazaar ifadesi gibi Çarşu-ı Kebir , yani Büyük Çarşı olarak anılırdı. Üç dört kuşaktan beri çarşımızda esnaflık yapan ailelerin ellerindeki Osmanlı Devri tapularında bu kayıt mevcuttur.


Kapalıçarşı’nın cadde ve sokakları o zaman aynı işi yapan insanların toplandığı yerler olduğu için Kalpakçılar , Kuyumcular , Aynacılar , Fesçiler Yolgeçen Han, Yağlıkçılar gibi iş kollarına göre isim almıştır. Kapalıçarşı her devirde yabancı seyyahların kitaplarında ve yabancı ressamların tablolarında bir masal dünyası gibi yaşatılmıştır.

Şairimiz Orhan Veli Kanık da ;
“ Kapalıçarşı deyip te geçme
Kapalıçarşı
Kapalı kutu...
Dizeleriyle biten şiirinde Kapalıçarşı’yı ve gizlediği hazineleri anlatmıştır.


Dünyanın en eski bankası , en büyük ve en eski alışveriş merkezi , en gizemli ve görkemli yerlerinden biri , belki de sekizinci harikası olan Kapalıçarşı ; bugün çağa ayak uydurmaya kararlı esnafı ve yönetimi , Sağlık Ünitesi, Postanesi, banka şubeleri , özel itfaiye teşkilatı , polis karakolu , kanunla kurulmuş Özel Güvenlik Teşkilatı , kafe ve restoranlarıyla , içinde sakladığı tarih ve kültür hazineleri ile , bu ecdat yadigarına sahip çıkacak insanlarımızı sadece müşteri gibi değil ortağı ve misafiri gibi ağırlamayı bekliyor.

Kaynak:forumgercek.com

22 Nisan 2013 Pazartesi

Başlık Parası 4000 Yıl Öncede Varmış!


Ankara Üniversitesi (AÜ) Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, Kayseri’deki 4 bin yıllık geçmişe sahip Kültepe Höyüğü’nde kazı çalışmalarının 1948 yılından bu yana sürdüğünü anımsattı.

Höyük’ten bugüne kadar 20 binin üzerinde çivi yazılı tablet çıkarıldığını ifade eden Kulakoğlu, bunların AÜ Sümeroloji Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Dr. Hakan Erol tarafından incelenip, okunarak geçmişe ait bilgiler edinildiğini söyledi.

O ZAMANLARDA DA BOŞANMALAR ÇOK
Kulakoğlu, gün ışığına çıkarılan tabletler arasında boşanma belgelerinin evlenme belgelerinden daha fazla olduğuna dikkati çekerek, çiftlerin boşanmasından sonra çocukların durumu, mal paylaşımı ve nafaka gibi birçok sorunun ortaya çıkmasının ve bunları belgelere dökme gereğinin, boşanma metinlerinin sayısını artırmış olabileceğini kaydetti.

Elde edilen metinlerde kadınların haklarının korunduğunun anlaşıldığını ifade eden Kulakoğlu, şöyle devam etti:

“Yerli halktan Nikilit ve Şaşalika ile Warad-Kubi ve Muati’nin boşanma belgeleri incelendiğinde her iki boşanma metninde de bazı ortak noktalar dikkati çekiyor. Öncelikle her iki metinde de ayrılmanın ortak karar olduğu görülmekte ve taraflardan birinin, hukuki bir itirazda bulunması durumunda karşı tarafa 5 mina gümüş ödeyeceği belirtilmektedir.

BAŞLIK PARASI VERİLMEMİŞSE, KADIN BOŞANDIĞINDA PARA ALABİLİYORMUŞ
Başka bir belgede ise 15 şekel gümüş ezibtumdan (başlık parası) bahsedilmektedir. Ezibtumun, bütün boşanma metinlerinde yer almamasını, evlilik sırasında eğer kız tarafına başlık parası verilmemişse, boşanma durumunda kadının boşanma parası alabildiği, başlık verilmişse, boşanma söz konusu olduğunda, kadının ezibtum alamadığı şeklinde yorumlayabiliriz. Anadolu’da görülen ezibtum geleneğinin, Eski Babil devrinde de var olduğunu Hammurabi Kanunları’nın 139. Maddesi’nde ’Eğer başlık yoksa, verilmemişse, boşanma için 1 mina gümüş ona verilecektir’ şeklindeki ifadelerden anlamaktayız.”

TABLETLERDE NAFAKA DA YER ALIYOR
Kulakoğlu, yerli bir kadın olan Şakriuşwa ile Asurlu Aşşur-Taklaku arasında düzenlenmiş boşanma metninde de “kadın fiyatı (bedeli) için hukuki itirazda bulunmayacaktır” ifadesinin yer aldığını belirterek, bunda erkeğin boşanma sonrasında kadına verdiği ezibtumun kastedilmiş olabileceğini dile getirdi.

Bazı metinlerde erkeğin boşandıktan sonra kadına nafaka ödediğine ilişkin bilgiler de yer aldığını belirten Kulakoğlu, şöyle devam etti:

“Bir metinde ’Pilah-Wştar’ın karısı, Agija’nın kızı Tatana burada alıkonmuştur. Anadolu’yu terk etmeyecektir. Pilah-Wştar, Kaniş’e gidinceye kadar onun babasının ailesi, mobilyalarını göndermemişlerdir. Pilah-Wştar, her ay 8’er minalık kırık bakırı, yiyeceği, yağı ve yakacak odunu karısı Tatana’ya verecek ayrıca her sene kumaş verecek’ denilmektedir. Metindeki ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla, Pilah-Wştar, karısı Tatana’ya nafaka olarak her ay 8’er minalık kırık bakır ve buna ilaveten her sene kumaş verecektir. Günümüzden yaklaşık 4 bin yıl öncesinde Anadolu’da, bugün olduğu gibi kadınların boşandıktan sonra, geçimlerini sağlayabilmeleri için birtakım temel ihtiyaçlarının karşılandığı anlaşılmaktadır.”

13 Nisan 2013 Cumartesi

‘Son Romalılar’ Belgeseli Anamed’de


“Tarihi Hayallemek: Sagalassos” sergisi kapsamında, “Son Romalılar” isimli belgeseli sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor.

18 Nisan 2013 Perşembe gösterimi yapılacak olan belgeselde, Sagalassos’ta yürütülen kazı çalışmaları ve antik şehirle ilgili görüntüler yer alıyor.

AnaMed, 9 Mart 2013 tarihinde kapılarını ziyaretçilerine açtığı “Tarihi Hayallemek: Sagalassos” sergisi kapsamında “Son Romalılar” belgeselini arkeoloji ve tarih meraklılarıyla buluşturmaya hazırlanıyor. 18 Nisan 2013, Perşembe günü saat 11.00′de AnaMed’de gösterime girecek olan belgesel, Burdur’un Ağlasun ilçesindeki Sagalassos Antik Kenti’nin gün yüzüne çıkarılış öyküsünü anlatıyor.

Son Romalılar, Doğu Akdeniz’in en büyük arkeolojik girişimlerinden biri kabul edilen Burdur’un Ağlasun ilçesindeki Sagalassos Antik Kenti’nde, dünyaca ünlü arkeolog Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığındaki uluslararası bir ekip tarafından yürütülen özverili kazı çalışmalarını konu ediyor.

Belgesel, Roma İmparatorluğu’nun en ihtişamlı dönemlerine ev sahipliği yapan, 7′inci yüzyılda depremle yıkılan, ardından sakinleri tarafından terk edilen ve sonrasında unutulan kentin tarihine tanıklık etme fırsatı sunuyor. Arşiv görüntüleri, özel efektler ve bilgisayar grafikleri kullanılarak hazırlanan film, 2009 yılında UNESCO Dünya Mirası geçici listesine giren Sagalassos’un gün yüzüne çıkarılış öyküsüne dikkati çekiyor.

13.04.2013 haberler.com

29 Mart 2013 Cuma

Gavur İzmir Lafı Nereden Geliyor Biliyor Musunuz?


Diyanet İşleri Başkanı'nın 'İzmir'in dindarlığı başka' sözleri sonrası başlayan tartışmalara Hürriyet yazarı Taha Akyol da katıldı. Bugünkü köşesinde 'Gavur İzmir' ifadesinin kökenine inen Akyol, "GÂVUR İzmir lafı İzmir'in bugün seküler bir hayat tarzına sahip olmasından değil, eskiden etkin ve zengin bir Rum azınlığa sahip olmasından geliyor." diye yazdı.

İşte Akyol'un o satırları
Bizim ilk ansiklopedimiz Şemseddin Sami'nin 1890'larda yayınladığı Kamus'ül A'lâm adlı 6 ciltlik eserdir. İzmir maddesinden birkaç satır aktarıyorum size, kısmen sadeleştirerek: "Anadolu'nun en büyük ve en mamur ve doğrudan doğruya idare olunan memalik-i Osmaniye'nin İstanbul'dan sonra ikinci şehri ve Aydın vilayetinin merkezi olup, Edirne ve Selanik'ten ve Şam'dan ve Beyrut'tan ezher cihet (açıkça) ileridir.
Ahalisi 130.000 raddesinde olup bunların yarısı Müslim ve Türk, 40.000 Rum, iki üç bin Avrupalı ve kalanı Ermeni, Yahudi ve sairedir..."
Gâvur İzmir sözü Rumların nüfusça azınlık da olsa iktisaden çok etkin olmasından çıkmış eski bir laftır.

NÜFUSUN KİMLİĞİ
Tarihçi François Georgeon, 19. yüzyıl'da Osmanlı Hıristiyanlarının "altın çağ" yaşadıklarını, Osmanlı sanayiinin yüzde 50'sinin Rumların, yüzde 20'sinin Ermenilerin, sadece yüzde 15'inin Türklerin elinde olduğu belirtir, kalanı vesaire...
Bu onlarda devlete sadakat duygusu yerine, müthiş bir özgüven patlamasıyla ayrılıkçı milletçiliğin gelişmesine yol açtı.
Hele 1912 "Rumeli'ye Elveda" yılıdır... Balkan harbinde Rumeli Müslümanları 620 bin ölü vermiş, 810 bin'i de Türkiye'ye tehcir edilmiş veya göçmüştür.
Balkanlar'da silinen bu Türk nüfusu elbette çoğunlukla Batı Anadolu'ya yerleştirilecek, bin yıllık Türk varlığı tabii ki demografik olarak da güçlendirilecekti. Bunu bugün eleştirenler, Selanik'ten, Manastır'dan, Üsküp'ten, Girit'ten Türklerin tehcir edildiğini, Ege'ye onların yerleştirildiğini unutuyorlar.

İLK KIVILCIMLAR
1912'de Adalar'ı alan Venizelos, daha 1914 başından itibaren "Adalar Anadolu'nun tabii uzantısıdır" diyerek İzmir ve çevresini istemekte, buna göre nüfus istatistikleri uydurmaktadır. Elbette milliyetçilik fikrinin ilk kıvılcımlarının görüldüğü yerlerden biri İzmir olacaktı. Daha işgal yokken, Aralık 1918'de, İzmir'de "Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti" kuruldu. Doğu Anadolu'nun Ermenistan'a verilmek istenmesine karşı "Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" de Aralık 1918'de kurulmuştu.
Milli Mücadele'nin ilk askeri zaferi Kazım Karabekir Paşa'nın Ekim 1920'de Kars'a girmesidir; nihai zaferi Mustafa Kemal Paşa'nın Eylül 1922'de İzmir'e girmesidir.

BUGÜN İZMİR
'Gâvur İzmir' lafı artık arkeolojik bir sözdür, hiçbir anlamı yoktur.
Diyanet İşleri Başkanı Muhterem Mehmet Görmez, İzmir konusunda "Tasavvuf meşrep bir İslam" vurgusu yaptı; bunu Aziz Kocaoğlu'yla konuşurken de söylemiş. Fakat amacını aşan birkaç cümlesi de var. Tashih edeceğini, İzmirlilerin gönlünü alacağını düşünüyorum.
İzmir elbette seküler hayat tarzının yoğun olduğu bir ilimiz; CHP'nin de kalesi... Olsun, ne var bunda?
Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Doç. Dr. Hakkı Uyar'ın "İzmir Seçimleri" üzerine akademik bir çalışması var: 1930'da Atatürk'ün partisine muhalif olarak kurulan liberal Fethi Bey'in Serbest Fırka adlı partisinin kalesi İzmir'miş. Sonra, Menderes ve Özal'ın kalesi... Laf aramızda, bu üçü, benim de partilerimdir!
Sonra İzmir Ecevit'in kalesi...
Geçen seçimlerde İzmir'in oyları: CHP yüzde 44, AKP yüzde 37, MHP yüzde 11... İzmir CHP'li ama aynı zamanda çoğulcu... Olsun, ne var bunda?
Ben Yozgatlıyımdır, İzmir'e "Güzel İzmir" derim. "İzmir'in dağlarında çiçekler açar!" denilince, Afyon'dan İzmir'e yürüyen ordunun bir neferiymişim gibi...

Kaynak:Taha AKYOL.Milliyet Köşe Yazısı.

27 Mart 2013 Çarşamba

Side Antik Kentinde Mangal Keyfi Sutunları Kararttı


Her yıl 5 milyon kişinin ziyaret ettiği dünyaca ünlü turizm şehri Antalya Side Antik Kent'te akşamcıların mangal keyfi 1800 yıllık tarihi sütunları kararttı.

Yoğun dumandan tarihi sütun simsiyah olurken sıcaklıktan arşitrav yani sütun baş tabanı da çatladı. Side Antik Kent'te M.S. 2'nci yüzyılda inşa edilen Devlet Agorası'nın orijinal yapısında 18 tarihi sütun bulunuyor. Side Antik Kent'in yönetim merkezi olan devlet agorasının uzunluğu 88,5 metre, genişliği ise 69,20 metre.

Side Beach Boys Su Sporları İşletme Müdürü Murat Ilgaz, antik kentte alkoliklerin mangal yaptıkları taşları görünce yüreğinin sızladığını söyledi. Tarihi Devlet Agorası ve Bizans hastanesinin koruma altına alınarak alkoliklerin mekanı olmaktan kurtarılması gerektiğini belirten Ilgaz, 1800 yıllık tarihi binanın akşamcıların cirit attığı mekan haline geldiğini kaydetti. Ilgaz, "Bu tarihi agora başka ülkede olsa her tarafını özel koruma altına alırlardı. Devlet agorası maalesef akşamları alkoliklerin ve tinercilerin mekanı konumuna geldi. Tarihi binanın sütunlarının daha fazla zarar görmemesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bölgede ışıklandırma yapmalı ve kamera sayısını artırmalı. Alkolikler genelde tarihi binaya akşamları zarar veriyor. Mangal yaparak keyif sürüyorlar. Olan tarihi taşlara oluyor. " diye konuştu.
DSP Manavgat İlçe Başkanı Ahmet Çakmak ise devlet agorasının daha fazla zarar görmemesi için bölgenin acilen koruma altına alınması gerektiğini söyledi. Alkoliklerin tarihi taşlara zarar vermesinden derin üzüntü duyduğunu belirten Çakmak, bölgenin koruma altına alınması, ışıklandırılması ve güvenliğinin sağlanmasında Kültür ve Turizm Bakanlığı nezdinde konunun sonuna kadar takipçisi olacaklarını kaydetti.
Alman turist David Minnts, çocuklarıyla birlikte hatıra fotoğrafı çektirirken tarihi bina içinde ateş külünü görünce çok şaşırdığını kaydetti.
Side Devlet Agorası'nı her yıl 5 milyon turist ziyaret ediyor.

Kaynak: CİHAN

Babil Kulesi


Pek çok efsanede ve kutsal kitaplarda adı geçen Babil Kulesi, yeryüzündeki ulusların ve onların konuşmakta olduğu binlerce dilin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili bir inanış unsurudur: İnsanlar, Tanrıya ulaşmak ve ona daha yakın olabilmek için, uyum içerisinde ve büyük bir istekle göğe yükselen bir kule inşa etmeye girişmişlerdir. Kule, çok geçmeden yükselmeye başlamış ve bunu gören Tanrı, kuleyi inşa eden her insana ayrı bir dil vermiş, onları dünyanın dört bir tarafına savurmuştur. İnsanlar birbirleriyle anlaşamadıkları için kulenin yapımı da durmuş ve dünya üzerinde çok sayıda ulus ve bu uluslara ait binlerce dil türemiştir.


Babil Kelimesi 
Bâbil, Akad dilindeki bab-ilû kelimesinden teşekkül etmiştir ve 'Tanrının kapısı' anlamına gelmektedir; zira Akad diliyle benzerlikler gösteren Arapçada da bâb kelimesi 'kapı' anlamındadır. Kelime, Türkçeye de buradan geçmiştir. Ayrıca, Kur'an'da ve Hristiyanlar tarafından da kutsal kabul edilen, Tevrat ve Zebur'u kapsayan Museviliğe ait Tanah'ta da Bâbil'den bahsedilir.


Kelimenin Batı dillerindeki karşılığı babylon ise, yine Akad dilindeki bāb-ilû kelimesinin Yunanca söylenişinden ibarettir. İbranice bavel okunuşunun babel şekline dönüşmesinden türeyen kelime, "Eski Antlaşma" olarak da bilinen ve Hristiyanlarca da kutsal kabul edilen Eski Ahit'te 'kargaşa, anarşi' şeklinde açıklanır.


Babil Şehri 
Babil, M.Ö. 23. yüzyıl civarında Aşağı Mezopotamya'da (şu anki Güney Irak civarında) Sümer ve Akad toprakları üzerine kurulmuş olan Babil (Babylon) ülkesinin antik başkentidir. Babil, en parlak dönemini Kral Hammurabi1 zamanında yaşamıştır.

Asma bahçeleri ve kulesi ile Babil 

Şehir, ilk defa M.Ö. 539 yılında Pers imparatoru Büyük Kiros tarafından ele geçirilir. Sonrasında Pers İmparatorluğu, Büyük İskender'in hâkimiyeti altına girer ve doğal olarak Babil'i de Büyük İskender yönetir. Büyük İskender'in ölümünden sonra Babil'i işgal eden Selevkoslar ise Babil'de yaşayanları başka bölgelere tecrit ettirirler ve Babil, tarih sahnesinden silinir.


Babil'den günümüze kalan ve üzerinde Sümerlilerin geliştirdiği dilde yazılmış yazılar bulunan bir tablet vardır. Tablet, Sargon dönemine aittir.


Ayrıca Babil, dünyanın yedi harikasından biri sayılan ve M.Ö. 7. yüzyılda Kral Nebukadnezar tarafından karısı için yaptırıldığına inanılan asma bahçelerine sahiptir.


Babil döneminde sanat, mimarî, astronomi, matematik, tıp ve felsefe gibi alanlarda büyük bir gelişme gözlemlenir: Babilliler, günümüzde zaman (60 saniye '1 dakika', 60 dakika '1 saat') ve derece hesaplamaları (360 derece daire) için kullanılan 60'lık sistemi geliştirmişler, tapınaklar üzerine dikilen ve günümüzdeki modern gözetleme kulelerine ilham kaynağı olan gözetleme kulelerini inşa etmişlerdir.


Babil Kulesi'nin Ortaya Çıkışı 
İslami Kaynaklarda;
İsmi verilmemekle beraber Kur'an'da Babil Kulesi'ne benzer bir kuleden bahsedilir. Hikaye Tevrat'taki ile benzer olmasına rağmen Babil'de değil, Musa'nın yaşadığı dönemde Mısır'da geçer. Firavun Haman'a, kendisine kilden bir kule inşa etmesini, çıkıp Musa'nın tanrısına bakacağını söyler.


Kur'an'da Babil şehrinden Bakara Suresi, 102. ayette bahsedilir. Harut ve Marut isimli iki melek, insanları imtihan etmek için Allah tarafından babil'e gönderilirler. Burada insanlara sihir öğretirler. Melekler sihrin küfür olduğunu söyledikleri halde insanlar sihir öğrenmekte ısrar ederler ve karı-kocayı ayırmaya yarayan sihirler öğrenirler.Babilden Yakut el-Hamavi'nin yazmalarında ve Lisan el-Arab'da bahsedilir. Öyküye göre tüm insanlar rüzgarın önüne katılarak bir yerde toplanırlar.


Buraya sonradan Babil denir. Babil'de insanlara Allah tarafından değişik lisanlar tahsis edilir ve yeniden rüzgarla geldikleri yerlere dağıtılırlar.9. yy İslam tarihçilerinden el-Tabari'nin "Peygamberler ve Krallar Tarihi" adlı eserinde daha detaylı bilgi verilir.

Öyküye göre Nimrod Babil'de bir kule inşa ettirir. Allah bu kuleyi yıkar ve o zamana kadar aynı dili konuşan insanların dilini 72'ye ayırır. 13. yy. İslam tarihçilerinden Ebu el-Fida da aynı öyküden bahseder ve İbrahim'in atası Hud'un kendi dilini (İbranice) muhafaza etmesine izin verildiğini ekler. Zira Hud kulenin inşasına katılmamıştır.


Eski Ahitte;
Kulenin ortaya çıkışıyla ilgili anlatı, Eski Ahit'in ilk kitabı Genesis (Yaratılış=Tevrat)'te şu şekilde geçer (Genesis: Bölüm 11/1-9):

1. Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı.
2. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler.
3. Birbirlerine, 'Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim.' dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar.
4. Sonra, 'Kendimize bir kent kuralım.' dediler, 'Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.'
5. Tanrı, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi
6. ve şöyle dedi: 'Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar.
7. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.'
8. Böylece Tanrı, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.
9. Bu nedenle kente Babil adı verildi; çünkü Tanrı, bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.
Anlatı, dillerin ve ulusların kökenine ait bir açıklama getirir. Diğer taraftan, Yunan mitolojisinde olduğu gibi, Tanrı ve insanlar arasındaki çekişmeye de göndermede bulunur. Zira, Yunan mitolojisinde de hilekarlığının cezası olarak Sysyphos, tanrılar tarafından büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlamaya mahkum edilmiş; yani tanrılar tarafından cezalandırılmıştı.


Peter Brueghel-Babil Kulesi-1563

Kulenin Yapısı
Brueghel'in çizimlerinde de rastlanabileceği gibi, aslında yedi katlı bir ziggurat olan Babil Kulesi'nin her katı, Tanrıya ulaşılan yolda bir aşamayı simgeler:

1. Katı taşı,
2. Katı ateşi,
3. Katı bitkiyi,
4. Katı hayvanı,
5. Katı insanoğlunu,
6. Katı güneşi ve gökyüzünü,
7. Katı ise melekleri sembolize etmektedir.

Kulenin yüksekliğiyle ilgili bilgilere ise sıkça rastlanılmaz ve Yaratılış Kitabı da bu konuyla ilgili olarak herhangi bir şey aktarmaz; fakat geleneksel inanışta, 2500 metre uzunlukta olduğundan bahsedilir.


Kulenin Yıkılışı
Yaratılış Kitabında, Kulenin yıkılışından bahsedilmese de Abydenus, Josephus gibi tarihçiler, Tanrının şiddetli bir rüzgârla Kuleyi darmadağın ettiğini belirtirler. Bazı anlatılardaysa Kulenin yıkılışının rüzgarla değil, selle gerçekleştiği aktarılır.


Sonuç 
Kısacası Babil Kulesi, insanların tarihî dönemlerde dil olgusunun kökenine ve ulusların çeşitliliğine yönelik sorularına cevap veren bir inanıştır. Farazî temellere dayanan bu inanış, ulusların ve onların dillerinin çeşitliliğini izâh etmeye çalışır. İnanış, kutsal kitaplara da yansımış ve çeşitli efsane, destan gibi anlatılarda yerini almıştır.


Aslına bakılırsa, Yunan mitolojisinde çok sık karşılaştığımız motiflerden biri olan 'Tanrıların insanoğlunu cezalandırması'na Babil Kulesi'nde de rastlamak mümkündür: Tanrı, kendisine ulaşmak isteyen ve bir bakıma kendisine baş kaldıran insanoğlunu, birbirlerini anlamayacak hâle getirererek cezalandırır ve onlara gücünü hatırlatır. Bu da anlatıya dinî bir nitelik kazandırır ve anlatının, skolastik düşüncenin egemen olduğu zamanlarda, kilise veya din adamları tarafından dinî duyguları pekiştirmesi amacıyla ortaya çıkarılmış olabileceği fikrini uyandırır.

Kaynak:forumgercek.com

23 Mart 2013 Cumartesi

Fatih'in Mühürlü Toprağı


Tarihçi Prof. Dr. Lowry, son kitabında Fatih'in de çok değer verdiği "mühürlü toprak"ın sırrını yazdı. Limni'de yılda bir gün törenle çıkarılan toprağın birçok hastalığa iyi geldiğine inanılıyor.
-->
EGE DENİZİ'NDEKİ LİMNİ ADASI
Osmanlı Tarihçisi ve Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Heath Lowry'nin son kitabı "On Beşinci Yüzyıl Osmanlı Gerçekleri", Fatih Sultan Mehmet'in gizli kalmış bir sırrına da ışık tutuyor. Lowry'nin, 1456'da Fatih döneminde Osmanlı topraklarına katılan Ege Denizi'ndeki Limni Adası'na ait Tahrir Defterleri'nden yola çıkarak hazırladığı eserinde adada törenle çıkartılan ve hastalıklara iyi geldiğine inanılan "mühürlü toprak"ın gizemine de yer veriliyor. Piri Reis'in "ateşi düşürdüğü ve birçok hastalığa iyi geldiği"ni söylediği, 17. yüzyıl kronikçisi Naima'nın "ölümcül ateşler ve vebaya karşı etkilidir" diye bahsettiği "Tini Mahtum" yani mühürlü toprak, o dönem yaygın olan veba ve çeşitli zehirlenmelere karşı koruyucu olduğuna inanılıyor.

TOPRAK 6 AĞUSTOS'TA DİNİ TÖRENLE ÇIKARTILIYORDU
 Lowry "Geçmişi 2 bin 500 yıl öncesine dayanan ve Limni Adası'nda bulunan mühürlü toprak, yılın sadece bir gününde, Hz. İsa'nın dirildiği gün olduğuna inanılan 6 Ağustos'ta gece yarısı dini bir törenle çıkarılıyordu. Bu törene Müslümanlar katılamıyor, 200 metre ileriden izliyordu. Toprak mühürlenip İstanbul'a, saraya gönderiliyordu. Satılması kesinlikle yasak olan toprağı kaçak olarak çıkarmak isteyenlerin ise kellesi vurulurdu. Toprak en son 1906'da çıkartılmış" diye konuştu.

KORUYUCU BARDAK YAPTIRDI
Fatih Sultan Mehmet'in bu topraktan kendisine bardak yaptırdığını anlatan Lowry, "Zehirli bir şey konduğunda bardağın parçalanacağına inanılıyordu. Önce o bardağa konulan ikram, eğer bir şey olmazsa altın bardağa konup Fatih'e veriliyordu. Vebadan korunmak için de toprak bir miktar Fatih'in yemeklerine katılıyordu. Fatih, adaya bu toprak için önem veriyordu" dedi.

Kaynak:ensonhaber.com

19 Mart 2013 Salı

Mezopatamya da Kadın Olmak


Babil’de kadınların tek sahip oldukları mal olan çeyiz ve başlık parası, çocuklara miras olarak kalmaktaydı.
“Eğer bir adam bir kadınla evlenirse, ona çocuk doğurursa ve o kadın kaderine giderse (ölürse), baba çeyiz üzerinde hak iddia edemeyecek, çeyiz çocuklarınındır.” (Hammurabi Kanunları 162. madde)
Assur’da da bu durum benzer şekilde uygulanmaktaydı. Kocası ölen bir kadının çeyizi ve takıları çocuklarına kalırdı; eğer çocukları yoksa sözü edilen mallar kadının olurdu.
“Eğer babasının evinde oturan ve kocası ölmüş olan bir kadın, kocasının taktığı bütün takıları, eğer kocasının çocukları varsa, çocuklar alacaklardır. Eğer kocasının çocukları yoksa kadın alacaktır.”
(Orta Assur Kanunları, A Tableti 26.madde).

Gerek yazılı, gerekse görsel birtakım belgelerle çok genel hatlarıyla tanıtmaya çalıştığımız, binlerce yıl öncesi Mezopotamya kadınına ait, özel ve sosyal yaşamındaki birçok unsurun günümüzde hala benzer biçimde uygulanıyor olması, kadının bu topraklarda verdiği mücadelenin ne zorlu olduğunun kanıtıdır…



Yazı ve Fotoğraflar: Prof. Dr. Gülriz KOZBE

14 Mart 2013 Perşembe

Osmanlıda İlan-ı Aşk Nasıl Yapılır?


Osmanlı Devletine gazetenin gelişi ve yaygınlaşmasıyla, toplumun güncelliğini hep koruyan, kâh görücü usulü, kâh eş dost aracılığıyla çözüm ürettiği bir konuya, evlilik müessesine yeni bir tür eklenir; ilân ile izdivac. Osmanlı’dan kalma gazetelerin tozlu sayfaları arasında seyrek de olsa denk geldiğimiz, muradına ermek isteyenlerin taliplilerini aradığı ve beklentilerini dile getirdiği bu tip ilanlar bizi adeta 100 yıl öncesine taşır.

Bir diğer açıdan ise Osmanlı insanının zevkini, zarafetini, kültürünü ve hayata bakışını doğrudan bize sunmaktadır. İşte birazcık da olsa, Kâtibim türküsünün hangi hâlet-i ruhiye ile bestelendiğinin ipucunu veren o ilanlardan birisi ve Osmanlı’da ilan-ı aşk
 
''Bu yazı münasebetiyle nişanlandıkları haberini aldığım kıymetli kuzenim Kübra Usta ve müstakbel eşi Bayram Ali Saka’yı tebrik ederim.
Eskiler böyle durumlarda “bu vesile ile cenab-ı lem yezel’den ikbal-i ebediyye ve saadet-i bilâ-nihâye murad ederim” derdi.
Fakat iyisi mi biz daha güncel bir tebrik ile iktifa edelim; Bir yaşam boyu hep neşe içinde, huzurlu bir hayat dilerim. Mutluluklar!''
Osmanlı devletine gazetenin gelişi,  bu iletişim aracına dayalı batı kökenli kullanım alanlarıyla da bizleri tanıştırır.  Osmanlı’da gazetesinin yaygınlaşmasıyla reklam, karikatür, duyuru, gün be gün tefrika edilen hikâyeler, iç – dış haberler ve havadisler gündelik hayatın bir parçası olmaya başlar.

Gazetelerde Zaman zaman karşımıza çıkan “izdivac” ilanlarının da bu şekilde aşina olduğumuz bir “gazete kültürü”  olduğunu söyleyebiliriz. Böylece, toplumun güncelliğini hep koruyan, kâh görücü usulü,  kâh eş dost aracılığıyla çözüm ürettiği evlilik müessesine yeni bir tür eklenir; ilân ile izdivac.

İlân ile İzdivac:
Osmanlı’dan kalma gazetelerin tozlu sayfaları arasında yer yer denk geldiğimiz, muradına ermek isteyenlerin taliplilerini aradığı ve beklentilerini dile getirdiği bu tip ilanlar bizi adeta 100 yıl öncesine taşır. Bir diğer açıdan ise Osmanlı insanının zevkini, zarafetini, kültürünü ve hayata bakışını doğrudan doğruya bize sunmaktadır.

İşte birazcıkda olsa, Kâtibim türküsü hangi hâlet-i ruhiye ile bestelendiğinin ipucunu veren o ilanlardan birisi:

''26 yaşına girmiş, kalbi ve dimağı pâyitahtın nûr-ı irfan-ı medeniyyetiyle tenvîr etmiş, mülâzım rütbesinde bir zâbitim. Hâlihazırda İstanbul’da ifâ-i vazife etmekteyim ve 450 kuruş maaşa mâlikim.
Başka hiçbir gelirim olmadığı gibi Lofça’da ikâmet eden validem ve biraderimden maada kimsem de yoktur. İşret asla kullanmam, tütün içmem, kahve nedir bilmem.
Hususen necip bir aileye mensup, inas mektebi derecesinde tahsil etmiş bir refikayla izdivac edip familya teşkil etmeyi dilerim. Refika-i hayatımın, münevver, bir parça musikiye aşina, iyi evlat terbiye eder, iyi huylu, sadeliği sever ve sahib-i maharet olmasını arzu etmekteyim. Talep vukuunda lütfen yazınız. (H.C.)''
.
Aşağı yukarı 110 sene öncesinin ilânı da olsa takdir edersiniz ki “kâtibimizin” muradına erip eremediği merak konusu oldu. Ancak tarihçi Göker İnan ve Burhan Çağlar bu soruya dönem şartları itibariyle pek de iç açıcı cevap veremiyorlar:
” Şan ve şevket imparatorluğunun bozgun rüzgârında iskambil kâğıtları gibi savruldu bir devrin çocukları, onlar için “muradına ermek”  fazlasıyla lüks.“

 — Gönlüne göre biriyle tanışıp evlendiyse bile, kâtibimiz bir zabit, yani asker hem de “mülazım”, yani teğmen rütbesinde. Ama ne yazık ki tarihimizin en dramatik döneminde yaşıyor.

 — Kuvvetle muhtemel ki önce 1. sonra 2. Balkan savaşıyla savaşa gitmiştir. Ardından Dünya savaşı patlayınca o cepheden bu cepheye çarpışıp durmuştur.

 — Sarıkamış’ta donarak ölmediyse, Çanakkale’de de tesadüf eseri şarapnel yemediyse, güney cephesinde ya iskorpite yakalanır ya da kanal harekâtında tifüse. Böyle talihsizce esir düşüp gitmezse de bir süre yatak döşek askeri hastanede yatar.
 — İyileşebilirse de Kurtuluş savaşı zaten başlamış olur ve yeniden cepheye. Yunan harbi, Sakarya savaşı Kuva-yi Milliye, Düzenli ordu derken öyle geçer gider günler.
 — Bundan sonra evin yolunu bulabilirse döner, bulamazsa zaten eşi onu öldü sanıp mecburiyetten başka birini çoktan bulmuştur bile. Dile kolay 10 yıl geçti aradan görüşmeyeli…
 — Sonra peki ?
— Sonra, iyi ihtimal köşesine çekilmesi, kötüsü ise “tek parti” ile yüz göz olup hapse düşmesi veya sürgüne gitmesi.

                                                                                                                                           
Osmanlı’da Görücü Usulü ile İzdivac:                                                                                                      
Osmanlılar zamanında bir aile oğullarını evlendirmeye niyetlendiklerinde etrafta sorar soruşturur uygun bir namzet bakarlardı. Aradıkları şartlarda biri için tavsiye gelirse hemen apar topar gitmez önce kızı ve ailesi “çaktırmadan” yoklanırdı.

Mesela, erkek tarafından 2 kadın öğle vakti tâlip olacakları kızın evinin önünden geçerken, tam bahçe kenarında durup veya merdiven başında nefeslenirmiş gibi yaparak yahut avlu kapısını tıklayarak  “ah efendim suya yandık, hanım kızınız bir tas su verse de içsek” diye istekte bulunurlardı.

Âdet üzere evin büyükleri bunun ne demek olduğunu bilir, kızlarının nişanlısı, sözlüsü ya da beklediği biri varsa “kızımız meşgul, suyunuzu buradan buyrun” diyerek kendileri verir, böylece kızı görmek isteyenler de bunun “kızımızın başı bağlı” demek olduğunu anlayıp giderdi. Eğer hanım kızımız suyu getirirse, erkek tarafı, kızı şöyle bir süzer, boyuna posuna bakar ve ilk kararlarını böylece verirlerdi.

Bu karar olumlu olursa, aileler aracılar vasıtasıyla tanışır, söyleşir özellikle kız tarafının evine “bir mâniniz yoksa ziyaretinize geleceğiz” diye oturmalar yapılır bu arada evde pişen yemeklere, temizliğe, titizliğe, kızın maharetine çeşitli bahanelerle dikkat edilirdi.

Yine kız ve erkek tarafından kadınların, müstakbel gelinlerini alıp bir bahane ile hamama gitmeleri de ilginç bir adetti. Hamamlar, tıpkı erkeklerin kahvehaneye gitmesi gibi kadınlar için sosyal bir toplanma ve görüşme yeriydi. Osmanlı’da vazife yapan bazı yabancı elçilerin kadınları katıldıkları bu hamam toplantılarını hatıralarında sıklıkla zikreder. İşte bu şekilde kız ve erkek tarafından kadınlar birlikte Hamama gider burada, gelin namzetinin saçına, başına, teninin rengine yine “çaktırmadan” bakılır, sırtında vücudunda yarası beresi, beni, doğum lekesi varmı yok mu ortaya çıkardı.

Hatta oğlanın anası “Kızım gel şu sırtımı biraz kesele de sana dua edeyim” yahut müstakbel görümcesi “hemşire, anamı bir kesele de ben çocuğu yıkayayım” gibi çeşitli bahanelerle iş buyururlar, eğer hanım kızımız “mırın – kırın” ederse veya yüzünü ekşitirse, “aman bu kızdan bir şey çıkmaz” diye niyetlerinden vazgeçerlerdi.

Şayet bütün bunlar müspet neticelenirse, her bir gelişmeden haberdar olan erkek ile kız bilvasıta görüştürülürdü. Onların değimiyle “İmtizaç-ı kalp ederlerse” bizim söylemimizle birbirlerini beğenirlerse oğlan tarafı “hayırlı bir sebep münasebetiyle” diyerek hanım kızımızı istemeye giderdi.

Böylece, her şeyden sonra artık sıra kız tarafının müstakbel damatlarını araştırmasına gelirdi. Anadolu’dan farklı olarak, İstanbullular kızlarına pek düşkün olduklarından ince eleyip sık dokurlar, hatta kızlarını dışarıya vermeyi hiç istemezlerdi. Bu sebeple “iç güveysi” âdeti İstanbul’da yaygındı.

19. yüzyıl sonlarında, meşrutiyet dönemiyle birlikte klasik dönemden kalma bu adetlerde de değişmeler ve gevşemeler oldu. Cumhuriyet döneminde sonra ise iyiden iyiye terk edildi. Nitekim Şinasi “Şair Evlenmesi” adlı eserinde eski – yeni,  doğu – batı kıyaslaması yaparak görücü usulünü ve ona bağlı bu adetler eleştirmiştir. Yine Şemsettin Sami “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı romanında görücü usulünü olumsuz yönleriyle betimler. Fakat işin tuhaf tarafı, Tanzimat münevverlerinden “görücü usulü evliliğe” karşı çıkan Şinasi ve Namık Kemal gibi isimler yine bu şekilde evlenmişlerdir.

İlan-ı aşk’ın Osmanlıca’sı
Rivayet odur ki Osmanlı zamanında külhanbeyi tavırlarıyla öne çıkan bir delikanlı oturduğu muhitteki bir kıza aşık olur. Gel zaman git zaman bir fırsatını bulur ve ilan-ı aşk eder:

“ — Ey dilber-i ranâ, çehresi müstesna! Gül cemâlinizin ihtişamıyla müşerref olunca sâika-i aşkınızdan ihya oldum. Nâçizane niyyetim asla zât-ı âlinizi tâciz değil, bilakis maksad-ı samimiyemi izhar etmektir. Şayet siz de imtizaç-ı kalp ettiniz ise dest-i izdivacınıza tâlibim. “
 Hanım kızımız cevabı yerleştirir:

“  — O ablak suratına bir sille-i osmanî nakşedersem, Paşa babamın işitmesine mahal kalmaz, şuracıkta sekte-i kalpten terk-i hayat edersiniz!“

Vuslat ne demektir bunu hicrâna mı sorsam?
Hicrân bilemez, belki de cânâna mı sorsam?
Mecnun bu muammâ ile sahrâlara düşmüş,
Bilmem ki gidip bende o hayrâna mı sorsam?
(Rabia Hatun)

Sitem etme ey güzel ben sana üftâdeyim
Hicrân eyleme sakın emrine âmâdeyim
(Kilimî)

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsân
Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı

(Sevgili beni canımdan usandırdı, ama o cefa etmekten usanmıyor. Âhımın ateşinden felekler yandı, fakat dileğimin mumu bir türlü yanmıyor. Şifa elinde olan canan herkese derman oluyor, fakat beni hasta bilmiyor ve yarama merhem olmuyor.)
(Fuzulî)

Kanatlı Deniz Atı Broşu Ait Oldugu Yerde


Uşak Arkeoloji Müzesi'nden sahtesiyle değiştirilerek çalınan ve Almanya'da ortaya çıkan Kanatlı Deniz Atı Broşu, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik tarafından Türkiye'ye getirildi.

Türk Hava Yolları'na ait bir uçakla saat 22.50'de Berlin'den İstanbul'a gelen Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Kanatlı Deniz Atı Broşu'nu Türkiye'ye getirdiklerini ve bu kültürel mirasın ana vatanının Anadolu olduğunu söyledi. Gazetecilere korumanın elindeki poşeti gösteren bakan Çelik, "Merak ettiğiniz şey burada. Şimdi teslim edeceğim. Arkadaşlar güvenli bir şekilde getirdiler" dedi.

GAZETECİLERE GÖSTERMEDİ
Gazetecilerin "Broşu görebilir miyiz" sorusuna bakan Çelik "Gösteremeyiz çünkü mühürlü çanta" diye yanıt verdi.
Gazetecilere açıklamalarda bulunan Bakan Çelik, "Çok önemli kültürel bir miras. Bu mirasın ana vatanı Anadolu. Biraz Anadolu'dan uzak kaldı gurbetteydi. Beraberimizde getirdik. Deniz atı broşu memleketine hoş geldi, Anadolu'ya hoş geldi. Birazdan arkadaşlara teslim edeceğiz. Yarın müzede sergilenecek" dedi.

KANATLI DENİZ ATI BROŞU
Karun hazinesinin en önemli parçası olarak kabul edilen ve Uşak Arkeoloji Müzesi'nde sahtesiyle değiştirilerek çalınan denizatı broşu, som altından yapılmış. Almanya'nın Hagen kentinde bulunmasının ardından Alman makamları tarafından merkez bankası kasalarında saklanan eser 2006 yılından bu yana yurtdışında Interpol aracılığıyla aranıyordu.Uşak Arkeoloji Müzesi'nden çalınan Kanatlı Denizatı Broşu, Interpol ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçak Eserler Şube Müdürlüğü'nün alan daraltma çalışmaları sonucunda ele geçirildi. Tüm müzayedelerin ve katalogların yoğun bir şekilde taranması sonucu, tarihi eseri satamayan ve ismini açıklamayan bir kişi, avukat aracılığıyla broşu Alman Savcılığı'na teslim etmek zorunda kalmıştı.

11 Mart 2013 Pazartesi

Termessos Antik Kenti


Termessos, Türkiye’nin en iyi korunmuş antik şehirlerindendir. Antalya’nın 30 kilometre kuzeybatısında yer alır. Denizden ortalama yüksekliği 200 metre olan Antalya dağları çevresindeki travertenlerden 1.665 metre yükseklikte, Güllük Dağı’nın tepesinde doğal bir platform üzerine kurulmuştur. Bir çok vahşi bitkinin arasında saklanmış ve sık çam ormanlarıyla sınırlanmıştır. Termessos’un, huzur veren ve el değmemiş görünümüyle diğer antik şehirlerden daha farklı ve etkileyici bir havası vardır. Doğal ve tarihi zenginliklerinden ötürü, şehir adını taşıyan Milli Park kapsamına alınmıştır.

Termessos’taki çift “s”, şehrin Anadolu insanları tarafından kurulduğuna dair dilbilimsel bir kanıt sağlar. Strabo’ya göre, Pisidia halkı olan Termessos sakinleri kendilerini Slymi olarak çağırırlardı. Yaşadıkları dağa da verilen bu isim, sonraki yıllarda Zeus’la özdeşleştirilen ve burada da Zeus Solymes kültünün yükselmesine sebep olan Anadolu tanrılarından Solymes’den gelmektedir. Termessos madeni paralarında genelde bu tanrı vardır ve paralara adını verilmiştir.

Tarih sahnesinde bu şehirle ilk karşılaşmamız meşhur Büyük İskender kuşatmasıyla bağlantılıdır. Bu olayla ilk ilgilenen ve Termessos’un stratejik önemini kaydeden eski tarihçilerden biri olan Arrianos, şehri kuşatan başa çıkılamaz doğal engellerden dolayı şehrin küçük bir birlikle bile savunulabileceğini belirtmiştir. İskender, Pamphylia’dan Frigya’ya geçmek istemişti ve Arrianos’a göre Frigya’ya yol Termessos’tan geçiyordu. Gerçekten de, daha alçak ve kolay geçitler varken İskender’ın neden o kadar sarp olan Yenice geçidini tırmanmayı seçtiği hala tartışma konusudur. Perge’deki düşmanlarının İskender’i yanlış yola gönderdiği de söylenir. İskender, Termessosluların kapattığı geçidi geçmek için oldukça çaba ve zaman harcamıştır ve bu sinirle geri dönerek Termessos’u kuşatmıştır. Muhtemelen Termessos’u zaptedemeyeceğini bildiğinden, İskender hücuma geçmemiştir fakat bunun yerine kuzeye doğru yürümüş ve öfkesini Sagalassos’dan çıkarmıştır.

Tarihçi Diodors, Termessos tarihinde bir başka unutulmaz olayı da tüm detaylarıyla kaydetmiştir. M.S. 319’da İskender’in ölümünden sonra, generallerinden biri, Antigonos Monophtalmos, kendisini Küçük Asya’nın hükümdarı ilan etmiştir ve esas destekçisi Pisidia olan rakibi Alcetas ile savaşmak için hazırlanmıştır. Antigonos Monophtalmos’un kuvvetleri, 40.000 piyadeden, 7.000 süvariden ve ayrıca sayısız filden meydana gelmiştir. Bu üstün nitelikli kuvvetlerin hakkından gelemeyen Alcetas ve arkadaşları Termessos’a sığınmışlardır. Termessoslular, onlara yardım etme sözü vermişlerdir. Bu sürede, Antigonos şehrin önüne gelmiş ve burada kamp kurarak düşmanının kendisine iade edilmesi için çabalamıştır. Yabancı bir Makedon uğruna şehirlerinin felakete sürüklenmesini istemeyen Termessos yaşlıları Alcetas’ın iade edilmesine karar vermişler ancak genç Termessoslular verdikleri sözü tutmak istemişler ve bunun dışına çıkmayı reddetmişlerdir. Yaşlılar, Alcetas’ı bırakma niyetleriyle ilgili bilgilendirmek amacıyla Antigonos’a heyet yollamışlardır. Savaşa devam etmek için yapılan gizli bir plana göre, Termessoslu gençler şehri terk etmeyi başarmıştır. Yakında tutsak olacağını öğrenen Alcetas, düşmanın eline verilmektense ölmeyi tercih etmiş ve kendini öldürmüştür. Yaşlılar, Antigonos’a Alcetas’ın cesedini yollamışlardır. Üç gün boyunca cesede her türlü eziyeti yapan Antigonos, daha sonra cesedi gömmeden bırakarak Pisidia’dan ayrılmıştır. Olanlara kızan gençler, Alcetas’ın cesedini geri almışlar, saygı içerisinde gömmüşler ve anısına bir güzel bir anıt dikmişlerdir.

Termessos, açıkça bir liman şehri değildi ancak, toprakları güneybatıda Attaleia (Antalya) Körfezi boyunca uzanırdı. Şehrin denize olan bu bağlantısından dolayı şehir, Ptolemyler tarafından alınmıştır. Daha 40 yıl önce İskender’in güçlü dönemlerinde bile direnen bir şehrin, Mısır egemenliğini kabul etmesi çok şaşırtıcıdır.

Likya’nın Araxa şehrinde bulunan bir yazıt, Termessos hakkında önemli bilgi verir. Bu yazıta göre, M.Ö. 200’lerde Termessos bilinmeyen sebeplerden dolayı Likya şehirleri birliği ile savaştaydı ve M.Ö. 199’da Termessos kendini tekrar Pisidialı komşusu İsinda ile savaşta buldu. Bu dönemde M.Ö. 2. yüzyılda Küçük Termessos kolonisinin şehrin yanında kurulduğunu görüyoruz. Termessos, eski düşmanı Serge ile daha iyi mücadele edebilmek için Pergamum Kralı II Attalos ile dostça ilişkiler içine girdi. II. Attalos da bu dostluğun anısına Termessos’da 2 katlı bir stoa inşa ettirdi.

Termessos, Roma’nın müttefikiydi ve böylelikle M.Ö 71’de Roma Senatosu tarafından bağımsızlığı kabul edildi; bu kanuna göre Termessos’un özgürlüğü ve hakları garanti altına alındı. Bu bağımsızlık, Galatia Kralı Amyntas ile yapılan ittifak haricinde (M.Ö. 36-25 yılları hükümdarlık sürdü) uzunca bir süre devam etti. Termessos’un bağımsızlığı, “Autonomous” (Özerk) adını taşıyan madeni parasıyla da belgelenmiştir.

Ana yoldan sarp bir yolla şehre ulaşılır. Bu yoldan geçen biri, etrafında Termessosluların “Kral Caddesi” olarak isimlendirdikleri eski yolun yanı sıra Helenistik dönem istihkam duvarlarının, sarnıçların ve diğer bir çok kalıntının bulunduğu meşhur Yenice Geçiti’ni görebilir. Termessos halkının katkılarıyla M.Ö. ikinci yüzyılda yapılan Kral Caddesi, yükselen şehrin duvarlarının yanından geçer ve düz bir yol şeklinde şehrin merkezine kadar uzanır. Şehir kapısının doğusundaki duvarlarda zarlarla kehanet içeren oldukça enteresan yazıtlar vardır. Roma İmparatorluğu tarihi boyunca bu tür büyüler, sihirler ve batıl inançlar yaygındı. Büyük olasılıkla Termessoslular, geleceği tahmin etmeye oldukça meraklıydılar. Bu tür yazıtlar, genellikle dört beş satır uzunluğundadır ve zarlarla belirlenen sayılar içerir, kehanet için tanrının adı istenir ve kehanetin içeriği o tanrının öğütleri içinde verilir.

Resmi binaların bulunduğu Termessos şehri, iç duvarların az ilerisindeki düz arazide yer alır. Bu yapılardan en dikkat çekici olan çok özel mimari özelliklere sahip bulunan agoradır. Açık hava pazar yeri olan bu yapının zemini taş bloklar üzerinde yükselmiştir ve kuzeybatısında beş büyük sarnıç oyulmuştur. Agora üç yandan stoalarla çevrilmiştir. İki katlı stoada bulunan bir yazıta göre, stoa, Pergamum Kralı (M.Ö. 150-138 yılları arasında hükümdarlık sürmüştür) II. Attalos tarafından dostluklarının kanıtı olarak Termessos’a hediye edilmiştir. Kuzeydoğu stoa, muhtemelen Attalos’un stoası taklit edilerek Osbaras isimli varlıklı bir Termessoslu tarafından yaptırılmıştır. Agoranın kuzeydoğusunda bulunan kalıntıların gymnasyuma ait olduğu düşünülmektedir ancak sık ağaçların arasından bunu anlamak zordur. İki katlı stoa içerde tonozlu odalarla çevrelenmiş avludan oluşur. Stoanın dışı nişlerle ve Dor nizamında diğer süslemelerle dekore edilmiştir. Bu yapı M.S. birinci yüzyılı işaret eder.

Agoranın hemen doğusunda tiyatro vardır. Pamphylia Ovasının üzerinde manzaraya hakim olan tiyatro hiç şüphesiz Termessos ovasının en göz alıcı yapısıdır. Helenistik dönem tiyatro planını koruyan bu tiyatro, Roma tiyatrosunun en belirgin özelliklerini sergiler. Helenistik caeva ya da yarım dairesel oturma alanı, diazoma ile ikiye ayrılır. Diazoma’nın üzerinde sekiz, aşağısında on altı oturma sırası vardır. Tiyatro, yaklaşık 4000 – 5000 seyirci kapasitesine sahiptir. Geniş kemerli giriş yolu, cavea ile agorayı bağlar. Güney parados’a daha sonraları kemer yapılmışsa da kuzey parados orijinalindeki gibi üstü açık olarak bırakılmıştır. Sahne binası M.S. ikinci yüzyılın özelliklerini gösterir. Bunun arkasında sadece uzun, dar bir oda vardır. Burası, görkemli bir şekilde süslenmiş cepheyi kesen beş kapı ile oyunun sahnelendiği podyuma bağlanır. Sahnenin altında vahşi hayvanların dövüşe çıkarılmadan önce tutuldukları beş küçük oda vardır. Diğer tüm klasik şehirlerde olduğu gibi tiyatronun yaklaşık 100 metre ilerisinde odeon vardır. Küçük bir tiyatroyu andıran bu yapı, M.Ö. birinci yüzyıla kadar uzanabilir. Çatı seviyesine kadar oldukça iyi korunmuş olan odeon en iyi kalite yontma taş duvarcılığı örneği sergiler. Alt kat sadeyken ve iki kapıyla ayrılmışken, üst kat Dor düzeninde süslenmiş ve kare şeklinde kesilmiş taş bloklardan yapılmıştır. Yapının orijinalinde çatısının olduğu kesindir çünkü ışığı doğu ve batı duvarlarındaki 11 geniş pencereden almaktadır. 25 metre uzunluğundaki bu çatının binanın üzerinde nasıl durduğu hala belirlenememiştir. Günümüzde içi toprak ve moloz dolu olan harabedeki oturma düzeni ya da oturma kapasitesi değerlendirmek pek mümkün değildir. Oturma kapasitesi muhtemelen 600-700 kişiden fazla değildi. Molozların arasında, renkli mermer parçaları çıkartılmıştır bu da iç duvarların mozaiklerle süslü olabileceğini göstermektedir. Bu güzel yapının, bouleuterion ya da konsey odası olarak hizmet vermiş olması da mümkündür.

Termessos’ta değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde altı tapınak vardır. Bunlardan dört tanesi odeonun yanında kutsal olduğu tahmin edilen alanda bulunmuştur. Bu tapınaklardan ilki odeonun tam arkasında yer alır ve gerçekten görkemli bir duvarcılık işçiliği sergiler. Bu tapınağın şehrin asıl tanrısı Zeus Solymeus’a ait olduğu ileri sürülmektedir. Ancak ne yazık ki, geriye 5 metre yüksekliğindeki tapınağın iç duvarlarından başka çok az şey kalmıştır.

İkinci tapınak odeonun güneybatı köşesinde uzanır. Bu tapınağın cella’sının duvarlarının boyutları 5.50 x 5.50 metredir ve prostylos tarzındadır. Halen ayakta duran ve tamamlanmış olan girişte bulunan bir yazıta göre, bu tapınak Artemis’e ithaf edilmiştir ve hem harabe hem de içindeki kült heykel Aurelia Armasta isimli bir kadın ve kocası tarafından kendi gelirleri kullanılarak yaptırılmıştır. Girişin diğer tarafında yazılı bir zemin üzerinde bu kadının amcasının heykeli durur. Tarzına bakılarak tapınağın tarihinin M.S. ikinci yüzyılın sonlarına kadar uzandığı söylenebilir.

Artemis tapınağının doğusunda Dor tarzı tapınağın kalıntıları vardır. Bir kenarda altı veya 11 sütundan oluşan tapınak peripteral tiptedir; boyutlarına göre değerlendirilecek olursa bu tapınak, Termessos’un en büyük tapınağı olmalıdır. Rölyeflerden ve yazıtlardan bu tapınağın da Artemis’e ithaf edildiği anlaşılmıştır.

Daha ileride doğuda kesilmiş taşlardan yapılan terasın üzerinde küçük bir başka tapınağın kalıntıları vardır. Tapınak yüksek bir podyum üzerinde yükselir, ancak hangi tanrıya ithaf edildiği bugün bilinmemektedir. Yine de, klasik tapınak mimarisinin genel kurallarına karşı bu tapınağın girişi sağdadır ve bu da tapınağın bir yarı tanrıya ya da kahramana ait olabileceğine işaret eder. Bu tapınağın tarihi M.S. üçüncü yüzyılın başlarına kadar uzanabilir.

Diğer iki tapınak Korinth düzenindeki Attalos Stoası’nın yanında yer alır ve prostylos tarzındadır. Yine bugün halen bilinmeyen tanrılara ve tanrıçalara ithaf edilen bu tapınaklar, M.S. ikinci ya da üçüncü yüzyılı işaret ederler.

Bu geniş merkezi alanda bulunan tüm resmi ve kült yapılar arasında, en ilginçlerinden biri tipik Roma dönemi evi formundadır. Altı metre yüksekliğe ulaşan Batı duvarında bulunan Dor düzenindeki kapı aralığının üzerinde bir yazıt görülebilir. Bu yazıtın üzerinde evin sahibinden, şehrin kurucusu olarak övgüyle söz edilir. Şüphesiz, bu ev Termessos’u kuranın değildi. Belki bu, şehre fevkalade hizmetler sunan ev sahibine bir ödüldü. Bu tür evler genellikle soylu kimselere ve zenginlere ait olurdu. Ana giriş, ikinci bir kapıya giden bir salona, bu ikinci kapı da merkezi avluya ya da atrium’a açılır. Yağmur sularını tutmak için avlunun ortasında impluvium ya da havuz vardır. Atrium, evin bu gibi günlük faaliyetlerinde önemli yer tutardı ve aynı zamanda konuk kabul odası olarak da kullanılırdı. Bu yüzden de sık sık gösterişli bir şekilde süslenirdi. Evin diğer odaları düzenli bir biçimde atriumun etrafında yer alır.

Geniş, dükkanların sıralandığı portico’ları olan bir cadde, şehir boyunca kuzey-güney istikametinde uzanırdı. Sütunlar arasındaki boşluklar genellikle, çoğu güreşçilere ait olan başarılı sporcuların heykelleriyle doldurulmuştur. Bu heykellerin yazılı kaideleri hala yerlerindedir ve bu yazıları okuyarak bu caddenin eski ihtişamını yeniden canlandırılabiliriz.

Şehrin güneyi, batısı ve kuzeyinde çoğu şehir duvarları içerisinde olan, kayaya oyulmuş mezar taşları bulunan geniş mezarlar vardır ve bunlardan bir tanesinin Alcetas’a ait olduğu düşünülmektedir. Ne yazık ki, mezar hazine avcıları tarafından yağmalanmıştır. Mezarın içerisinde kline’nın arkasında sütunların arasında bir çeşit kafes oyulmuştur ve bunun yukarısında muhtemelen süslenmiş bir friz vardı. Mezarın kalan kısmı M.Ö. dördüncü yüzyıla tarihlendirilebilecek ata binen bir savaşçının betimlemeleriyle bezenmiştir. Genç Termessosluların General Alcetas’ın trajik ölümünden ne kadar fazla etkilendikleri ve onun için görkemli bir mezar yaptıkları bilinmektedir ve tarihçi Diodoros, Alcetas’ın Antigonos ile at üzerinde savaştığını kaydeder. Çakışan bu olaylar, aslında mezarın Alcetas’a ait olduğuna ve rölyefde betimlenenin de o olduğuna işaret eder.

Yüzyıllardır şehrin güneybatısında sık ağaçların arasında saklanan lahit, insanı bir anda tarihi törenin derinliklerine götürür. Ölüler, kıyafetleri, mücevherleri ve diğer aksesuarlarıyla bu lahitlere konurdu. Yoksulların bedenleri, sade taş, kil ya da ahşap lahitlerde yakılırdı. Tarihi M.S. ikinci yüzyıla uzanan bu lahitler, yüksek kaideler üzerinde durur. Öte yandan zengin aile mezarlarında, lahitler soyuyla ya da onun yanına gömülme izni olanlarla birlikte ölen kişi için hazırlanmış şatafatlı bir şekilde bezenmiş yapının içine yerleştirilmiştir. Böylelikle, kullanım hakkı resmi olarak garanti altına alınmış oluyordu. Bu biçimde, belirli bir mezarın tarihi belirlenebilir. Ayrıca, lahitlerinin açılmasını engellemek ve mezar soyguncularını korkutmak için tanrıların öfkesini çağıran yazıtlar da bulunabilir. Bu yazıtlar aynı zamanda kurallara uymayanlara uygulanan para cezalarını da belirtir. 300 ile 100.000 denari arasında değişen bu para cezaları genellikle Zeus Solymeus adına şehir hazinesine ödenirdi ve yasal hükümlerin yerini alırdı.

Şu ana kadar Termessos’ta herhangi bir kazıya başlanılmamıştır.

Kaynak:http://www.kulturvarliklari.gov.tr