30 Mayıs 2012 Çarşamba

KAYIP KITA ATLANTİS

Atlantis insanlık tarihinin en büyük muammasıdır...
Efsane şöyle baslar; zamanımızdan 11.500 yıl kadar önce genellikle bir çoklarının Atlas Okyanusunda olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış. Bu ülke insanlığın, özellikle beyaz-ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği bir adaymış. Büyüklüğü Libya ve Asya (Anadolu)nın toplam alanından daha genişmiş. Burada Güneşe tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş, bilimi benimsemiş, çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir ulus yaşarmış.
Atlantisliler, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler kurmuşlar. Sık sık olan depremlere ada halkı alışmışsa da yine oldukça zararını görüyorlarmış. Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası tümüyle sulara gömülerek yeryüzünden yok olmuş ve silinir gitmiş.
Zamanımızdan 2400 yıl kadar önce yaşamış olan eski Atinalı filozof-düşünür Eflatun (Plato) M.S.428-348, Atlantis efsanesini ilk yazan kişidir. Eflatuna göre, Atinalı Solon, M.S. 6.yüzyılda yaşamıştır. Aynı zamanda devlet adamı olan Solon, eski Mısır'ı ziyarete gittiğinde orada büyük itibar görür ve Sais Mabedi rahipleri ile görüşür. Mısır rahipleri Solon'a, Yunan ve Mısır uygarlıklarının daha bir çocuk kadar genç olduklarını ve asıl insanlığın altın devrinin kendi zamanlarından 9000 yıl önce sulara gömülerek batan ve yok olan Atlantis uygarlığı oduğundan sözederler. Solon şaşkın ancak ilgi ile bu açıklamaları dinler ve ilk kez bir batılı Atlantisin varlığını efsane biçiminde de olsa, öğrenmiş olur. Sonradan bu notlar ve bilgiler Eflatun tarafından Diyaloglar adı altında kaleme alınır. Birinci diyalog; Timaeus, ikinci diyalog; Critias, ya da Atlantik dir. Eflatun bu iki yazıda Atlantis anakarasını ve gelişimini sonuna dek detayları ile anlatır.
Bir çok bilgine göre Atlantis, Atlas Okyanusunda değil, başka bir yerdedir. Örneğin, Akdeniz'de, Egede Tera Adasında, Afrikada, Kuzey Denizinde vb. Bazı araştırmacılar ise bu esrarengiz ülkenin Kafkasya'da olduğundan sözeder. Bunlar, Reginald A. Fessenden, Delisle de Sales, Hermann Wirth gibi tarihçi ve araştırmacılardır. Atlantis anakarasının Kafkasya'da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, ancak gerçek olan bir şey vardır ki, Kafkasya ile Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır.
Atlantis in sulara batışını izleyen büyük tufanın o zamanki bilinen dünyayı sular altında bırakmış olması da gerekirdi. Bu tufanda su yüzünde ancak yüksek dağların kalmış olabileceği de çok olasıdır. Avrupa'nın en yüksek dağları Pireneler, Alpler ve Kafkas dağlarıdır ve bu bölgede yaşayan insanlar en yakın kara olduğu için tufanda kurtulanlar arasında sayılabilir. Bu büyük felaketten kurtulabilen bazı Atlantisliler'in de böyle dağlık kara parçalarına sığınarak yaşamlarını kurtarabilecekleri de akla gelen bir teoridir. Eflatun da bunu bu şekilde yansıtmıştır.
Uluslar dönem dönem geçirdikleri gelişimleri ve uygarlıkları zamanla unuturlar. Felaketler, tufanlar, depremler çok şeyi yok eder, kalan harabeler bir taş yığınıdır. Bir yüzyıl öncesine dek Mısır halkı hiyeroglifleri okumaktan ve geçmiş Mısırın üstün uygarlığının derecesinden habersiz yaşıyorlardı. İranlılar'ın Pers ve Darius hakkında hemen hemen hiçbir bilgileri yoktu. Sonraları arkeolojik araştırmalar aracılığıyla eski yazılar deşifre olunca çok şeyler öğrenildi. Ulusların bugünkü durumlarından çok daha üstün bir uygarlığa sahip oldukları anlaşıldı. Yunanlar ve Romalılar da aynı sınıflandırmaya girebilir.
Kafkasyaya gelince konumuzun içine giren, özellikle Kuzey-Kafkasya birçok efsane ve masallara konu olmuş, iklimi, geçmişi, coğrafyası ve tarihi ve insanları ile çok ilginç bir ülkedir. Özellikle Çerkesya bölgesi, Maikop ve çevresinde 19.yüzyıldan beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve değerli kral mezarları, Katakomb Kültürü ve Uygarlığının kalıntıları bulunmuştur (E. Chantre). Yine sahilde Tuapse' den içerde Osetyaya kadar olan bölgede (ki burası eski Çerkesya bölgesi olarak kabul edilir) Dolmen denilen tekparça taş yapıtlara rastlanmaktadır. Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir.
Kafkasyaya ilişkin çok yapıt yazmış olan İngiliz John F. Baddeley, ikinci yapıtında Kuzey-Kafkasyada görmüş olduğu çok ama çok büyük harabelerden sözeder. John F. Baddeley bu bölgede Çarlık zamanında ve sonra uzun soluklu geziler yapmıştır. Baddeley, dünyada bir eşinin ancak Bolivya'da, 4000 metre yükseklikte Titicaca gölünün sahillerinde, Tihuanaco kalıntılarında görüldüğü söyler. Bu devasa" harabelerin nasıl Kafkasyanın bu yüksek bölgelerine binlerce yıl önce, ne gibi aletlerle ve kimler tarafından yapıldığı gizemi hala çözülmemiştir.
Baddeley'in gördüğü harabeler Osetya bölgesinde, Kaluat köy sırtlarında, Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları Kafkasyalı araştırmacı Prof. Melitset Bekof ile gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına Devler Kalesi denilen bu yapıtlar yüksek bir plato üzerine kurulmuş, birkaç dönümden fazla bir alanı kaplamaktadır. Volkanik olduğu söylenen ve yüzlerce ton ağırlığında kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar tekparça bloklardan kesilmiş ya da yontulmuş değildir, sanki kalıptan çıkmışsa benzer, yüzlerce ton ağırlığındadır her bir taş. Herhangi bir madde (çimento gibi) ile yapıştırılmamış olmaları ilginçtir. Oldukça düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır. Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı görünümü vermektedir. Baddeleyin sorusuna yanıtı, Prof. Melitset Bekof verir. Bu harabelerin Keltler'den kalma olabileceğini söyler. Ancak Baddeley' e göre bu yapıtın Kafkas-Nart mitolojisine de dayanabileceği düşünülebilir.
Bunun gibi daha birçok açıklanamayan gizemlerle dolu Kafkasya'da geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanları etkilediği inkar edilemez. Sonradan halk, değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş, basit bir pastoral yaşam yaşamaya başlamıştır. Ancak en ilginç nokta şudur: Kuzey-Kafkasya halkları, özellikle Çerkes dediğimiz, Adigeler ilk çağlardan beri bu ülkenin otokton yerel topluluğunu oluşturmaktadır. Adigelerin, Şhabze denilen yazılmamış ancak en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri, yani bir bakıma anayasaları vardır. 19.yüzyılda Avrupalılar'a oranla yalın bir yaşam ve toplum düzeni yaşayan Çerkeslerin arasına gelerek yıllarca yaşayan İngiliz araştırmacı ve gezgin James S.Bell, bu insanlar için; Bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur, genellikle Çerkesler, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum ulusların en kibar ve nazik olanıdırlar" diye yazmıştır.
Yine Çerkesleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövaye Kont T.De Marigny, bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, kendilerine sahip olmada gösterdikleri irade ile konukseverlik, fazilet ve inceliklerini uzun, uzun anlatır. Daha da ötesi, eğer aile durumu uygun olsa, bu insanlar arasına yerleşip geri kalan yaşamını orada yaşamak istediğinden sözeder.
Şimdi en önemli noktaya gelelim. Yazılı yasaları, polisi, üniversitesi, yazılı bir edebiyatı ve maliye kurumu, para, altın ve diğer değerli madenlere dayanan bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun, ilkel, barbar bir kabile düzeni olması gerekirken; halkın birbirini yağmalamaya, eğlenceye, içkiye düşkün korku ve dehşetin kol gezdiği bir düzende yaşaması gerektiği koşullarda bu nasıl olmamıştır. Tersine bu ilkel koşulların var olduğu bu toplumda, 1000 yıllık bir gelişmeden geçmiş bir İngiliz ulusunun ya da diğer ileri ulusların, eğitim, yasa ve devlet otoritesi ile gelişmiş niteliklerine karşın bunlar görülmektedir. Bu ileri ülkelerde bu gibi töreleri ve terbiyeyi uygulamak için, yüzlerce yıllık öğrenim ve eğitim ile devamlı yenilenen yasalar yapılır ve bunlar polis, asker vb güçlerle yürürlüğe sokulurken, Çerkeslerde bu gelişme tümüyle doğal olarak uygulanmakta ve yüzyıllardan beri devam etmekteydi. Rus işgaline dek (1864) bağımsız Çerkesya'da yalnız konuk olmayan ve izinsiz ülkeye giren yabancılara karşı saldırı ve düşmanca hareket görülmüştür.
Çok eski dönemlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada uygarlığından ve burada yaşamış olan Ad diye bir kavimden sözederler. Bu Adın deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederler. Bu batan Ad efsanesi, Atlantis efsanesiyle ile aynıdır (Charles Berlitz,Mystery of Atlantis, 1976).
Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir. Acaba bu ilk insan değil de ilk kavim olmasın?
Çerkesler kendilerine, kendi dillerinde Adige derler. Bu da AD'dan gelen anlamına gelebilir. Bir de Ademey adında bir Çerkes boyu vardır ki geçmişinin Ademe dayandığını iddia eder.
Eflatun, Kritias adlı ikinci diyalogunda Atlantisliler'den ve adetlerinden sözederken şunları yazıyor. Törelerine ve adetlerine çok bağlıydılar. İlahlarına karşı saygılıydılar. Çünkü yüksek bir karakter ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl onların yaşamlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleriydi. Ahlak en önem verdikleri değerdi. Dünyevi şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal, mülk, altın, servet onların ilgilendikleri konular değildi. Bunlara dünyevi bir yük olarak bakarlardı. Lüks ve sefahat onları. zehirlememişti. Servet onların iradelerini kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk, servet ve sefahatin arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış, mütevazi insanlardı
Eflatunun Atlantisliler'in adetlerinden sözeden bu sözleri, şaşırtıcı bir benzerlikle, Kont de Marigny, E.Spencer, J.Sbell, J.A.Longworth ve D.Urquhart gibi Avrupalıların Çerkesler hakkındaki anılarına benzemektedir. Bu iki kavmin töreleri ve adetleri arasındaki benzerlik hayret vericidir. Bazı kuşkucular, Atlantis'in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatunun ideal bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet düşüncelerini Atlantis efsanesini yaratarak yaymak istediğinden sözederler. Eğer bu sav doğru ise, demek ki Eflatunun kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum, binlerce yıl Çerkesya da gerçekleşmiş olmuyor mu ?
Avrupa'da Bronz devrinde etken olmuş bir Etrüsk uygarlığı vardı. İtalyanın Ligurya yöresinde gelişmiş olan Etrüsk uygarlığı sonraları Romalılar tarafından tasfiye edilmiş ve yok olmuştur. Bugüne dek çözülememiş bir alfabeleri vardır. Silahları ve harp arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat yapıtları bırakmış olan Etrüskler, Italyaya, Anadolu'dan Lydia'dan geldikleri söylenir. Bu kavim Hititlerin bir koluydu, Anadolu'ya yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu iddia edilir. Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise Çerkeslerin Ubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır. Britanika Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk dilinin Kafkas dilleri ile ilgili ve çok fonetik benzerlikleri olan bir dil olduğunu yazar (Encyclopedia Brittanica, Etruscan Language).
Birçok Avrupalı dilbilimci ve etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar. 19.yüzyılda yaşamış Çerkes tarihçisi, Noguma Şura Bekmurzin, Etrüskler'in, Ligurlar'ın ve Pelasglar'ın Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia eder. Bu tezi savunanlar arasında son devrin araştırmacı ve yazarlarından Aytek Natımok ve Gunokue K. Özbay da vardır. Eflatun ise Etrüskler'in yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligurya için özellikle Atlantis'in bir kolonisidir der (C.Berlitz.Mystery of Atlantis).
Tarihçi Alexander Başmakof insanlığın geçmişinin gizemi hakkında şunu yazmıştır. "Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ilişkin anahtarlar hala Kafkas ve Pirene (Bask) Dağları'nın yüksek vadilerinde yaşayan kavimlerin elindedir." Basklar, İspanya'nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa sınırı yakınlarında yaşayan Avrupa'nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir ulustur, aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batıl inançları vardır.
Dilleri Avrupa'nın hiçbir diline benzemediği gibi, çok eski devirlere dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, Kro-Magnon insanlarının dilini andırır bir kökten gelir. Örneğin tavan sözcüğü mağaranın üstü anlamındadır, bıçak' sözcüğü ise kesici bir taş anlamına gelen bir tümceciktir. Bu ulusun antikitesi, Atlantis hakkında bir kitap yazmış olan, yazar Spence'in, Atlantis'ten göç edenlerin zaman zaman İspanya ve Fransa sahillerine yerleştiklerini bir bakıma onaylar gibidir. Britanika Ansiklopedisi, Bask dilinin, Kafkas dilleri ile benzerliğini ve aynı aileden olduğunu açıkça yazar. Charles Berlitz Atlantis'in Esrarı kitabında, Bask dili için, Avrupa'nın çok eskilerden kalma yaşayan fosil dili diye sözeder. Buzul çağından önceki bir dil, daha doğrusu Atlantis dilinin günümüze kalmış tek temsilcisi, der.
Öyleyse, Kafkas dilleri; özellikle Çerkes, Abhaz lehçeler de, bu temsilciliğe hak kazanmış olmaz mı?
Basklar soy ve dil bakımından Kafkasyanın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar. Tarihte Kafkasya isimli kitabında General İ.Berkok, Baskların, Abask Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklar. Bunlara Kafkasya'da hala Baskheg' diye seslenildiğinden edildiğinden sözeder.
Böylece Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Baskların ilişkilerini açıkça ortaya koymuş olduk. Etrüsk ve Baskların da Kafkas, Çerkes-Adige ve Abhaz kavmi ile yakın ilişkileri de rededilmez bir tarihi gerçektir.
Çerkesler arasında en küçük köydeki en okumamış bir yaşlı kadından bile duyabileceğiniz yaygın bir söyleşi vardır; birisine kızdıkları zaman şöyle derler, Ta ham hitug ou vieh anlamı, Allah seni o batan adaya sürsün. Kafkasya sahillerinde hiç ada yoktur ve bu söz çok eski bir deyiştir. Üstelik dağ köylerinde denizden yüzlerce km. uzakta deniz görmemiş Çerkesler arasında da bu deyiş kullanılmaktadır.
Yine Çerkeslerde yaşlı nineler ve dedeler, küçük çocuklara yüzlerce yıl önce bile 'uçan gemiler' ve 'yelkensiz vapurlar' ile ilgili masallar anlattıkları bir halkbilim gerçeğidir (Circassian Star, No. l, Vol. l, Nana, Nina).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder