8 Mayıs 2012 Salı

DİNLERİN BEŞİĞİ ANTAKYA VE İLK KİLİSE ST.PİERRE

Antakya Roma İmparatorluğunun üç büyük kentinden biri. Kudüs kadar eski, Kudüs kadar paylaşılamaz bir kent Antakya. Kudüs inanç ve dinler açısından ne kadar zengin bir kültüre sahipse, Antakyada o kadar çeşitli ve zengin bir kültüre sahip. Antakya öyle bir şehir ki. Hristiyanlığın Kudüs den sonra yayıldığı ilk kent. Hristiyanlar için tarihlerinde ilk olarak Kudüs yazıyorsa ondan sonra Antakya yazıyordur. Çünkü Hristiyanlığın bilinen ilk kilisesi bu şehirdedir. İsanın dinine inananlara ilk defa burada Hristiyan adı verilmiştir. Antakya sadece Hristiyanlar için önemli bir şehir değildir. Çok zengin bir tarihi geçmişi vardır Antakya'nın. Onlarca medeniyet, yüzlerce hükümdar görmüş bu muhteşem kent.

Antakyayı Büyük İskender doğu seferi sırasında fethediyor. İskenderun ilçesinin adıda buradan geliyor zaten. Sonra burayı en büyük garnizonlarından biri yapıyor ve destek için kullanıyor. Büyük İskender ölünce bir bir dağılmaya başlayan ülke, burayı da kaybediyor ve Suriye kralı M.ö–. 4. yüzyılda burada Antiochos adını verdiği bir şehir kuruyor. Antakya adını ilk defa burada duyuyoruz. M.ö–. 64 yılında Roma İmparatorluğuna bağlanan şehir bu dönemde altın çağını yaşıyor. İmparator amfi tiyatro inşa ettirir, hipodrom yaptırır, saraylar yapılır, su kemerleri, köprüler yapılır. Kent gün geçtikçe zenginleşir. Bu zenginlik nüfus artışını çoğaltır. Antakya'nın bu yüzyıldaki nüfusun tahmini 300 bin-400 bin arası olduğu tahmin edilmektedir. 7.yy da Hristiyan cemaatinin bağlı olduğu beş patriklik merkezinden biri Antakya idi. Diğerleri Roma, İskenderiye, Kudüs ve İstanbuldaydı.
Antakyanın bu gelişmişliği, Akdeniz ile Mezopotamya arasında bir köprü oluşturmasından kaynaklanıyor.
Gemiler kıyıdan 30 km uzaklıktaki bu kente Asi Nehri üzerinden rahatça gelebiliyorlardı. Hareketli bir ticari yaşam ve lüks malların üretimi şehre büyük bir zenginlik kazandırmıştır. Bu refah dönemi, şehrin 526 yılındaki depremde yıkılmasına kadar sürmüştür.
Antakya daha sonra 300 yıl Arap-İslam ordularının denetiminde kaldı. Ardından Bizans ve Selçuklu dönemi yaşandı. 1516 yılında bir Osmanlı şehri oldu. 1918 de Fransız işgaline uğradı. 1938 de bağımsız bir devlet statüsü kazandı. 1939 da Hatay Devlet Meclisinin verdiği kararla Türkiye'ye bağlandı.
İşte Antakyanın başından geçenler. Bu kadar farklı kültürü yaşamış başka bir şehir daha varmıdır diye düşünmeden edemiyor insan.
Kentin tarihi dokusu genel olarak camiler ve Antakya evleri. Kentin tarihi dokusu büyük ölçüde korunmuş. Çeşitli dinlerden insanların yaşadığı bu şehir dışarıdan fazla göç almadığı için bozulmamıştır.
Antakya'nın ana meydanında, eski meclis binası ve Antakya Mozaik Müzesi bulunuyor. Mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerin başında bunlar geliyor. Antakya Mozaik Müzesi, sergilenen mozaiklerin büyüklüğü, sayısı ve kalitesi açısından dünyanın en zengin ikinci mozaik müzesi sayılıyor. Kentin tam ortasından yıllardır yemyeşil suyuyla buradaki insanlara yarenlik eden Asi nehri geçiyor. Buradaki insanlara tarih boyunca hayat vermiş olan nehir şimdilerde biraz durgun akıyor.

Ana meydandan Kurtuluş Caddesine doğru yönelince Habib Neccar dağının eteklerine doğru bir yol gider. Bu yolu izlediğinizde Hristiyanlığın bilinen ilk kilisesine ulaşırsınız. Dağın eteklerinde kayalar oyularak kuruluşmuş olan bu kilise, İsa'nın havarilerinden Aziz Petrus tarafından yapılmıştır. Aziz Petrus M.S. 29-30 yıllarında Antakya'ya gelmiş ve bu mağarayı hristiyanlığın yayılması için verdiği vaazlarda toplanma yeri olarak kullanmıştır. İsa'nın dinine inanlara ilk defa burada Hristiyan adı verilmiştir.
Bu nedenle Papa 6.Paul bu kiliseyi Hristiyanlar için hac yeri olarak ilan etmiş. Her yıl 29 Haziran da kilisede Aziz Petrus anma törenleri düzenlenmektedir.
Kilisenin erken döneminden günümüze sadece taban mozaiği'nin parçaları ve sunağın sağında, duvar boyamalarının izleri kalmıştır. Dağa açılan tüneli bir zamanlar burada toplanan Hristiyanların baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları sanılmaktadır. Kayalardan sızarak yalakta toplanan su ise vaftiz için kullanılmıştır. Son yıllara kadar ziyaretçilerin şifalı kabul ederek içtikleri, hastalara götürdükleri bu su sızıntısı depremlerden dolayı azalmıştır. Kilisenin ortasındaki taş sunağ'ın üstünde eskiden 21 şubat tarihinde Antakya da kutlanan Saint Pierre Kürsüsü Bayramı için yerleştirilen taştan bir kürsü vardır. Sunağın üzerindeki mermer St.Pierre heykeli 1932 yılında yerleştirilmiştir. 1098 yılında Antakyayı ele geçiren Haçlılar kiliseyi birkaç metre daha uzatıp iki kemerle ön cepheye bağlamışlardır. Bu cephe 1863 yılında, Papa 9.Pius'un isteğiyle restore işyerlerine girişen Kapuçin rahipleri tarafından yeniden yapılmıştır. Restorasyona 3.Napolyonda katkıda bulunmuştur. Bahçenin birkaç yüzyıl mezarlık olarak kullanıldığı bilinmektedir. Kilisenin iç kısmında da özellikle sunağın çevresinde de mezarlar bulunmuştur. Günümüzde müze olan kilise, özel izinlerle denetim altında ayin yapılmaya açık durumdadır.
St.Pierre kilisesinden çıktıktan sonra dağ'ın eteklerinden yukarıya doğru patika bir yol çıkmaktadır. Genelde her ziyaretçinin görebileceği bir yol değildir. Dağın eteklerinden ilerleyen bu yolun sonun kayalara oyulmuş dev bir büst bulunmaktadır. Gerçekten zor bir yolun sonunda böyle bir şeyle karşılaşmak insanı sevindiriyor. Üstelik muhteşem bir Antakya manzarasıda sizi bekliyor orada. Büst, başında örtü bulunan bir insan portresi. HARON (cehennem kayıkçısı) adı verilen bu büst Antiochus döneminde bir veba salgını sırasında yapılmıştır. Çok sayıda insanın ölümüne yol açan salgını önlemek için bir kahine danışılmış ve onun tavsiyesi üzerine dağa şehre yüksekten bir mask oyularak üzerine ölümleri önleyecek sözler yazılmıştır. Günümüze bu sözlerin hiç biri ulaşmamıştır.

St.Pierre kilisesini gezdikten sonra eski Hatay evlerine doğru geçebilirsiniz. Muhteşem güzellikteki bu evler her dönemin izini taşıyor. Kimisi, Osmanlı dönemi mimarisi, kimisinde ise klasik hristiyan mimarisi gözüküyor. Giriş kapısından içeri girdikten sonra bir avlu çıkar karşınıza. Evler genelde 2 katlı ve sadedir. Ama içlerindeki süslemeler gerçekten göz alıcıdır. Bu eski Antakya evlerinin bulunduğu sokaklar o kadar dardır ki bir araba zor sığar. Ama sanırım güzelliğide burada saklı.
Hatay sokakları
Evlerin arasında dolaşırken karşınıza Ortodoks Kilisesi mutlaka çıkar. Hürriyet Caddesinde bulunan kilisenin yapımına 1860'lı yıllarda başlanmış ancak, 1872 depreminde büyük hasar görmüş, tekrar başlayan yapım çalışmaları 1900 yılında tamamlanmış. Ayinlere katılan ve oradaki Ortodoks Hristiyanlarda oluşan bir cemaati bulunmaktadır.

Kurtuluş Caddesi ile Kemalpaşa caddesi kavşağında bulunan camii, Hz İsa'nın havarilerine ilk inanan ve bu uğurda canını veren bir Antakyalının adını taşımaktadır. Caminin kuzeydoğu köşesinde 4m derinde Habib Neccar Türbesi vardır.
Bugünkü cami Osmanlı dönemi eseridir. Etrafı mederese odaları ile çevrili cami Avlusundaki şadırvan 19.yy eseridir.

2 yorum:

  1. bir kere daha Antakyalı olmaktan gurur duydum!

    YanıtlaSil
  2. bende antakyada üniversite okudum.hatayın insanlarını kültürünü yemeklerini çok özledim.antakyayla ne kadar övünürseniz azdır.harika bir şehir.tam ögrenci şehri.

    YanıtlaSil