11 Temmuz 2012 Çarşamba

GLADYATÖRLER VE İSYAN ATEŞİ


Beş yüz küsur yıllık Roma İmparatorluğu’nu en parlak döneminde yı­kılma tehdidiyle yüz yüze getiren isyan İO 73 yılında Roma’nın güneyindeki Capua kentinde, dönemin en ünlü gladyatör okulunda başladı ve kısa sürede yüz yir­mi bin kölenin örgütlendiği bir güce dönüştü.
Varlığını köle emeği üzerine inşa edilen imparatorluk için dönüm noktasıdır bu isyan. Günümüze aktarılırken dönüştürücü gücünden çok efsanevi boyutuyla öne çı­karılmıştır. Oysa “kölesiz bir dünya” talebinin kalaba­lıklar tarafından, hep bir ağızdan ve yüksek sesle, tarih­te belki de ilk kez seslendirilişiydi. Sınıf bilincinin değil de, kaba intikam duygusunun bir araya getirdiği Trak, Kelt, Germen kadın, erkek, çoluk çocuk binlerce köle Vezüv Yanardağı’nın eteklerinde üslenerek üç yıl bo­yunca direnmiş, Pompeius’un ve Julius Caesar’ın ordularını püskürtebilmîşlerdi. İstedikleri, ellerinden alınan özgürlüklerinin geri verilmesiydi, Roma’yı alt etmek ya da ele geçirmek değil. Ne var ki, yenilgi­yi hazırlayan nedenler, onları bir araya getiren nedenlerden daha fazlaydı. So­nunda, Roma’nın köleci “cumhuriyet” yönetimine karşı ayaklanmanın bedeli­ni topluca çarmıha gerilerek ödediler. Marcel Ollivier, Spartakus’ta anlatıyor. “Spartakus, esirlerin oluşturduğu kalabalığın içinde kaybolmuş, pür dikkat o güne dek hiç görmediği bu man­zaraya bakıyordu. Sokakları dolduran bu kalabalığa, bu evlere, bu alanlara, bu anıtlara… İşte tüm dünyada hüküm süren bu kent, orduları uzak toprakla­ra felaket ve ölüm götüren Roma, yay­dığı korku ve kin duygularına aldırış etmeden tüm halkları köleleştiriyordu. Bir kent nasıl oluyordu da bütün ulus­ları yasalarına boyun eğdirebiliyor, öf­kesi karşısında tir tir titretebiliyordu! Castor ve Pollux tapınaklarının önün­den Forum’a giden yolda ilerlerken sütunlu girişleri ve kaldırımları doldu­ran, her yandan taşan müthiş kalabalı­ğa bakıyordu Spartakus ve yüzlerde bu gücün sırrını okumaya çalışıyor ama çözemiyordu.”
Spartakus’un yaşam öyküsünün yarı gerçek, yarı kurgusal unsurlar ba­rındırdığına kuşku yok. Ancak, yayıl­macı imparatorlukların köleleştirme siyasetinin, bireyin bakış açısına indir­gendiği yukarıdaki satırların, binlerce yıldır değişmeyen insan duygularını ve yanıtlanmamış soruları dile getirdiği de bir gerçek.

gladyatör resimleri

-->
Kimi Anadolu’dan, kimi Suri­ye’den, kimi Filistin’den, kimi lonia’dan geliyordu, Atina’daki ünlü köle pazarına Samnitler, Makedonlar, Karacalılar, Libyalılar, Traklar ve daha pek çok iyi savaşçı olarak bilinen halk, eninde sonunda Roma’ya yenik düş­müştü. Beyaz tenli Galyalılar, Afrika çöllerinin siyahileri, her ırktan insan günün birinde yeniden vatanlarına dö­neceği umudunu tümüyle yitirmiş, Romalı köle tüccarlarının malı olmuş, köle pazarlarında alınıp satılmışlardı.


Spartakus gibi güçlü kuvvetli köle­lerin özel alıcıları vardı. Gladyatör ye­tiştiricileri onlar için büyük paralar öderdi. Eğitilmek üzere getirildikleri gladyatör okullarında Roma toplumu­nun dışladığı, aşağıladığı, çeşitli suç­lardan hüküm giymiş, vatandaşlık hak­larından mahrum edilmiş profesyonel dövüşçülerle bir araya geliyor ve böy­lece aynı sınıfın üyesi oluyorlardı. Arenadan her defasında sağ çıkmayı başa­rabilirlerse toplumun gözünde kahramanlaşıyor, gerek kadınlar, gerekse erkekler için birer merak ve hayranlık nesnesi haline geliyorlardı. Hatta gü­nün birinde emeklilik hakkı bile kaza­nabiliyorlardı.

Roma hukuk sisteminin ceza yön­temlerinden birinin sonucu olarak kendini gladyatör okulunda bulan hükümlüler de vardı. Yargıç bir suçlu için “kılıca”, “vahşi hayvanlarla dövüşe” ya da “gladyatör okuluna” kararı verebili­yordu. İlk ikisi kesin ölüm demekken gladyatör okulu, kişinin kendi gücü ve becerisi oranında “bir şans daha” anla­mına geliyordu. Bu hükümlüler tüm dövüşlerde hayatta kalmak koşuluyla üç yılın sonunda arenadan çekilme hakkını elde edebiliyordu.

Gladyatör okullarının kapısı özgür doğmuş Romalılara da açıktı, ancak bunun ağır bir bedeli vardı: Gladyatör, sadece kölelere verilen türden en ağır cezalan göze aldığına dair and içecek, “onursuzlar ve suçlular” sınıfına katıl­dığını kabul edecekti. Böylece, artık para karşılığında dövüşecek, ölerek ya da öldürerek tribünler dolusu Roma­lının ölümle yüzleşme duygusunu tat­min ederken efendisine de büyük pa­ralar kazandıracaktır.

Arenayı infaz alanı, tribünlerdeki Romalıları vahşet sever, oyun düzenle­yicilerini kan taciri ve dövüşleri kural­sız katliam olarak adlandırmadan önce bilinmesi gerekenler var. Gladyatör dövüşleri, kendine özgü gelenekleri, teknik kuralları, yönetici hakemi olan bir spor türü olarak kabul görüyordu. Seyirciler de farklı dövüş tekniklerini en ince ayrıntısına kadar bilir, daha çok haz alacağı ikili karşılaşmaları heyecanla beklerdi. “Derby” niteliğinde­ki bu dövüşlerin kuralları daha esnekti. Kimi zaman yenilmiş de olsa iyi dö­vüşçü, seyircinin isteğiyle arenadan canlı çıkabilirdi. Elbette bir sonraki dövüşte “daha güzel” ölebilmesi için! Suçluların infazını amaçlayan toplu dövüşler için vahşet tanımı biraz daha uygun düşer. Nitekim halkın sevgisini kazanan profesyonel gladyatörler bu dövüşlerde yer almazdı. Ancak bu sevginin bedeli de kimi zaman imparator­ların (Caligula ve Domitianus) nefreti­ne maruz kalmaktı. Hadrianus ve Gallienus tanınmış dövüşçülere halkın is­tediğini vermeyi reddetmeleriyle tanı­nan imparatorlardı.
3D metal gladyatör
Gladyatör okulları savaşçı Roma or­dusu için de önemli bir kaynaktı. Her türlü silahı ustaca kullanabilme yetisine sahip gladyatörlerin bedenleri de, özel beslenmeleri sayesinde, her­hangi birinden çok daha dayanıklıydı. Romalı askerler ve kölelerin Tanrıları birdi. O Tanrı ışığın, savaşın, adaletin ve inancın simgesi olan Mithras’tı. Ef­saneye göre; Tanrı Mithras hükmetti­ği kozmosun sıkıntılarını bitirmek üzere bir boğanın peşine düşer. So­nunda onu bir mağarada yakalar, hare­ketsiz hale getirir ve sağ ayağıyla hay­vanın böğrüne basarak bıçağını omuz altındaki boşluğa batırır. Bu öldürme biçiminin gladyatör dövüşlerinin finalindeki geleneksel yöntemle benzerlik göstermesi dikkat çeker.

Gladyatörler arenadaki ölüm kalım oyununda kendi destanlarını yazmaya mahkûm edilirken aynı anda tuhaf bir çelişkiyi de görünür kılıyorlardı; Ro­malılar aşağılayıp cezalandırdıklarına neden bu denli hayrandı? Kimse adil dövüş merakıyla gelmiyordu bu karşı­laşmaları izlemeye. Gladyatörler kimi zaman kendileri gibi uzak ülkelerden, Afrika’dan, Hindistan’dan gemilerle getirilmiş vahşi hayvanlarla dövüşmek zorundaydı, kimi zaman da, arenadan defalarca sağ çıkmayı başarmış tehlike­li bir rakiple. Ancak, ne denli güçlü ve akıllı dövüşürse dövüşsün, ne denli hayranlık toplamış olursa olsun, tarih­çiler gladyatörlerin kişisel öyküleriyle hiç ilgilenmemişti. Hatta isimleri bile bilinmez.

Gladyatör dövüşlerinin kökeni Roma’dan bin yıl daha eskiye, Etrüsklerdeki cenaze törenlerine dayanıyor. Pek çok eski kültürde gözlenen “ölü için kan dökme” olgusunun yanı sıra Etrüskler ölümden sonraki yaşam ko­nusunda da derin inançlara sahipti. Geleneksel olarak cenazenin ardından düzenledikleri ve gladyatörlerden biri can verinceye dek süren dövüşlerle ölüye öbür dünyada silahlı bir hizmet­kar sunduklarına inanıyorlardı.
Etrüsklerin nereden geldikleri Kla­sik Çağ tarihçilerinden bu yana tartışı­lan bir sorudur. Bazı tarihçiler Lydia kökenli olduklarını öne sürer. Kuzey İtalya’nın batı kıyılarında birbirinden bağımsız topluluklar halinde yaşadık­ları, yüksek bir uygarlık geliştirdikleri biliniyor. IÖ 300’de bu uygarlığı orta­dan kaldıran Romalılar, tıpkı sonraki yüzyıllarda Hellen, Mısır ve doğu kül­türlerinden olduğu gibi onların kültü­ründen de fazlasıyla etkilendiler. Mü­zik, giyim kuşam, maden işlemeciliği gibi konularda Etrüsk mirasını bire bir kendi kültürlerine mal ettiler. Gladya­tör dövüşleri de bu şekilde Roma kültürüne yerleşip cumhuriyet ve impara­torluk dönemleri boyunca önemini korudu. Hıristiyanlığın yaygınlaşma­sıyla birlikte yasaklandı, beşinci yüzyıl­dan sonra da unutuldu.
Roma tarihinde bilinen en eski gladyatör dövüşü İÖ 264 yılında, Etrüsklerdekine benzer amaçla bir ölü­nün ardından yapıldı. Ancak dövüşler zamanla dini özelliğini yitirip halk eğ­lencesine, yönetici sınıf içinse gövde gösterisine dönüştü. Örneğin İÖ 44’te, Julius Caesar döneminde arena­daki gladyatörlerin sayısı üç yüz çifte kadar yükseldi, İmparator Titus döne­minde dövüşler yüz gün sürmüş, Traianus’un zafer kutlamalarında ise beş bin çift gladyatör dövüştürülmüştü.
Bu rakamlar elbette nedensiz değil­di. Bir dünya imparatorluğu olan Roma’nın gücü askerlik ve siyaset alanındaki üstünlüğünden geliyordu. Dil, din, bilim ve sanatını hayranlıkla ken­dine imlettiği diğer gelişkin kültürlere karşı en güçlü silahı ordusu ve hük­metme becerisiydi. Gladyatör ve hay­van dövüşlerinin yanı sıra deniz savaş­larının canlandırıldığı arena ve amfiteatrlar, egemenliğin her seferin­de yeniden ilan edildiği alanlar olması bakımından önem kazanıyordu. Ancak yine de bu oyunları devletin başlattığı­nı söylemek mümkün değildir. Fethe­dilen her toprak parçasında teba kılı­nan halklar, Roma’ya bağlılığın gös­tergesi olarak gladyatör dövüşleri dü­zenlemeye başlamış, oyunlar bu şekil­de yaygınlaşmıştı. Fakat imparatorlu­ğun doğusundaki Küçük Asya’da, baş­kent Ephesos’ta, batıdaki kadar itibar görmedi. Özünü sanat ve estetikte bu­lan hâkim Hellen kültürünün etkisiyle olsa gerek, dövüşlerin seyirci toplama­sı daha uzun zaman aldı.

Roma’da geleneksel olarak daha çok benimsenen gösteriler varlıklı kişi­lerin düzenlediği munera’lar değil, halkın düzenlediği ludi’lerdi. Diğerine göre daha törensel yapıda olup araba yarışları ve tiyatro gösterileri de içeren ludi’ler Roma ile birlikte gelişti. Öyle ki, Roma tarihi boyunca süre giden se­nato, halk ve ceaser (imparator) arasın­daki iktidar çekişmesi arenalarda apa­çık ortaya çıkıyordu. Egemenliğin kimde olduğu ve iktidarın nasıl uygu­landığı, üç alanda kendini gösteriyor­du: 1. Doğal dünya üzerinde sağlanan iktidar, 2. Kanunların uygulanması, 3. Belli bir gladyatörün erdemli bir Ro­malı olarak kabul edilip edilmeyeceği­ne ilişkin karar gücü.
Gladyatörlük “ölümüne dövüşebilme hüneri”ne sahip olmak demekti ve o hüner daha geniş anlamda Romalı kimliğini tarif eden bir erdemdi. Bu gerçekliğe, şehir-devletin “egemenlik nihai olarak yetişkin erkek yurttaşla­rındır” ilkesi de eklenince arenaların, sürekli savaş, ve fetih siyasetiyle yöneti­len bir toplumda ne tür toplumsal ve psikolojik gereksinimlere karşılık ver­diğini kestirebilmek daha kolaylaşıyor.
Dövüşler, çok sınıflı Roma toplu­munda demokrasi geleneğinin nasıl iş­letildiğinin ipuçlarını sunar. Zaman, servet ve moral yatırımı yapılan göste­riler halkı oyalama amacına asla hiz­met etmedi, hatta çoğu zaman impara­torlar için sıkıntı kaynağı oldu. Glad­yatörün akıbetine oyunu düzenleyenin ya da imparatorun değil de, sıradan yurttaşların (plebler) karar verdiği an, aslında yöneten-yönetilen sürtüşmesi­nin en çok göründüğü andır. Dövüş­lerde dökülen kan liderlerin ölümlülü­ğü karşısında toplumun devamlılığını garanti ediyordu.
Yöneticilerden yeni talepleri olan halk; sözgelişi yüksek vergilere, savaşa gitmeye karşı çıktığını arenada “hay­kırma” özgürlüğüne sahipti. Vatanda­şın gündemini oluşturan sorunlar ludi ve munera’lar aracılığıyla arenanın ka­pısından kolayca girebiliyor ve yöneti­cilere duyurulabiliyordu. Buna karşın imparatorlar da halka istediğini verip vermeyeceğini arenadaki karar anların­da gösteriyor, iktidarını kanıtlama fır­satı buluyordu. Bu durumda impara­torların oyunlarla ilgilenmesi de, ilgi­lenmemesi de sorun demekti. Gözden düşme riskini ortadan kaldırmak ya da halkın baskısından kurtulmak için loca­daki yerini alıp “iktidarı paylaşma”ya hazır olduğunu göstermek en geçerli yoldu. Halkın ısrarlı isteği karşısında gladyatör dövüşleri düzenlemek zo­runda kalan, hatta gladyatör okulu aç­tıran imparatorlara da rastlanıyordu.

Sürekli savaş halindeki Roma ordu­sunun fetihlerle kazandığı “gözden uzak” başarılan halka anlatmanın, bu zaferlerin kutsanmasını sağlamanın yo­lu da arenadan geçiyordu. Sıcak öğle­den sonra güneşi altında, ölümü toplu­ca onaylayan yere çevrilmiş başparmak­lar, arenanın kumlarına karışan kan ve terin ağır kokusu eşliğinde sürüklenerek dışarı çıkarılan cansız bedenler, ka­labalıkların hep birlikte paylaştığı en uç noktadaki doyum ve haz… Hiç şüphesiz ki bütün bunlar “imparator kültü”ne ta­pan bir halk için ibadetle eşanlamlı bir tatmin değeri de taşıyordu.
Bundan on yıl önce antik Ephesos stadyumunun yanında, Damianus Stoası’nın sağında ve solunda yüz yir­miden fazla mezar bulundu. 2. ve 3. yüzyılda kullanıldığı anlaşılan bu glad­yatör mezarlığı onların öyküsünün hü­zünlü bir kanıtıydı. Buluntuların çoğu genç bedenleri işaret ediyordu. Ağır antrenman sonucu fazlasıyla gelişmiş hatta deforme olmuş kemikler, defa­larca yara almış ve iyileştirilmiş kollar, bacaklar, kafatasları, ölüm darbesini nereden aldığını gösteren iskelet par­çaları, gladyatörün eşi ya da arkadaşla­rınca yaptırılmış sahne adı ve rölyefini resmeden mezar taşları… Olasılıkla ço­cuklarına bırakabildikleri miras “Tan­rısal kahraman bir baba” imgesinden fazlası değildi. Son nefeslerine kadar dövüşmek zorunda kaldılar, bu anlam­da hepsinin birer Spartakus olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Yazar Henry Barbusse gibi söylemek istersek: “Yenenlerin ve yenilenlerin mücadelesini simgeleştirmek istesey­dik, Spartakus modern tarihin eşiğine özgürlüğün devasa bir heykeli olarak dikilecek ve uygarlık imparatorluğu­nun gökdelenlerine hotoz olmaya yara­yan şu çok tanınmış heykel, bu mağrur figürün yanında boy gösterecekti!”

Gladyatör Sınıfları
Gladyatör sözcüğü “kılıç” anlamındaki gladius’tan geliyor. Hemen her gladyatör elinde bir kılıç veya mızrak, başında ağır metalden siperli miğferle ve üstü çıplak olarak dövüşürdü. Altta bir kasık örttüğü ve onu tutan bir kemer bulunurdu. Arenanın kumlu zemininde ayakkabı ya da sandalet giyilmez, ayak bileklerini destekleyici kısa tozluk kullanılırdı. Teçhizatları hangi sınıftan veya milletten olduklarını ele verirdi. Thraex küçük köşeli kalkan Eques ise küçük yuvarlak kalkan taşır, Retiarius ağ ve mızrak ile dövüşmeyi yeğler, miğfer kullanmazdı.  Büyük dikdörtgen kalkan kullananlar Murmülo, Secutor, Provocator adıyla anılırdı. Çiftlerin oluşturulmasında kesin kurallar vardı. Equites, Provocatores ve Essedari sadece kendi sınıfından bir rakiple dövüşebilen sınıflardı. Murmillo olan Thraex ya da Hoplomachus sınıfından olanlarla Retiarius ise Secutor ya da nadiren Scissor”a karsı dövüşürdü.

Eşsiz Dövüşçüler
Gladyatörler konusu, sönmeyen bir ateş gibi­dir. Günümüzün sözüm ona uygar insanını bu konu neden bu kadar büyüler? Bu bir spor mu­dur? Öyleyse, günümüz spor dünyasında benzeri var mıdır?
Spor gösterilerinin kitleleştirilmesi konusun­da seçkin eğitimcilerin keskin eleştirileri yeniçağ­da olmadığı gibi antikçağda da yoktu. Halkı “ek­mek ve oyun” yoluyla sakinleştirme suçlaması, İngilizciden gelen, günümüz anlayışında “adil, ölçülü, karşılaştırmalı, barışçıl” anlamlarını içeren 200 yıllık “spor” sözcüğünden çok daha eski bir geleneğe sahiptir. Günümüzdeki kitle sporlarının olumsuz taşkınlıkları, Roma dönemi için de ya­bancı değildi. IS 59 yılında, seyirci kavgaları ne­deniyle Pompei amfiteatrı için 10 yıllık bir impa­ratorluk yasağı konmuştu. Çok yüksek yaralanma riskleri ve büyük bir topluluğa hitap etmeleri göz önünde bulundurulursa, gladyatörlük ile kıyasla­nabilecek spor dalları günümüzde de vardır. Ama bu benzerlik, antik arenadaki seyir incelenmeye başlayınca sona erer. Araba yarışları, günümüz­deki at ve araba yarışlarının öncüsü, boks ve gü­reş gibi ağır atletik dallar değişerek günümüze ka­dar ulaşmış olsa da, gladyatörlük ile ciddi anlam­da kıyaslanacak bir dal bulunmamaktadır. Hal­kın, karşılaşmadan sonra, gösterilen başarı dikka­te alınmadan, yarışmacılar ölmeli mi yaşamaya devam etmeli mi konusunda karar verdiği bir spor dalı yoktur. Günümüzde bu, sadece boğa güreşlerinde geçerlidir: Boğa, cesur bir güreşten sonra teorik olarak, halk tarafından bağışlanma hakkına sahiptir. Ama pratikte neredeyse hiç uy­gulanmaz, zira boğa, arenadaki travmalar sonu­cunda, tarımsal alanda kullanılmaz hale gelir.
Gladyatörlüğü sadece spor dalı olarak tanımla­mak yetersiz kalır. Çünkü hükmün infazı gibi ya­sama ve yürütme görevlerini de yerine getirirdi ve politik etkiler altındaydı. Ayrıca Roma toplumu­nun sabit iktidar gösterilerine hizmet ederdi, zira vahşi ve “ Romalı olmayan” her şey arenada parçalanıp “halledilirdi”.

Efes’te Gladyatörler
Efes’te ilk gladyatör oyunları M.Ö.69’da Romalı general Lucullus zamanında düzenlenmiştir. Antik Doğu Yunan’ın Roma etkisine girmesiyle birlikte, burada da gladyatör oyunları imparator kültünün bir parçası olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle Asia Eyaleti başkenti Efes’in stadyumunun doğu bölümü eliptik bir arenaya dönüştürülmüştür. Stadyumun doğu bölümü küçük bir duvarla ayrılmıştır, burası gladyatör arenası olarak kullanılmıştır.
Gladyatörler önce bir okulda eğitim görüyorlardı. Bu gladyatör okullarına “ludus” denirdi. Öğrenciler ciddi bir eğitim alırlardı. Her silahın ayrı bir eğitmeni vardı. Başlangıçta tahta kılıçlarla çalışılırdı. Efes’te Şirince Boğazı denilen yerde son 4 yılda birkaç tane gladyatör kabartmasının yanısıra, bir eğitmenin 2 gladyatörü eğitmesi sahnesini betimleyen bir kabartma da bulunmuştur. Daha sonra öğrenciler; fizik ve zeka özelliklerine göre özel gladyatör sınıflarında eğitim alırlardı. Öğrenciler çok nadiren birden fazla silah  eğitimi alırlar; çalışmalar olası bir ayaklanmadan korkulduğu için tahta silahlarla yapılırdı. Silahlar dövüşten hemen biraz önce gladyatöre verilirdi. Mezuniyet sınavı, seyirci karşısında yapılan ilk dövüştü. Hayatta kalan dövüşçü veteranus sınıfına yükselir, staticacus (halk tarafından görülmüş) sıfatını alırdı. Mahkum edilmiş bir gladyatör, 3 yıldan sonra dövüşlerden çekilme hakkına sahip olur, 5 yıldan sonra da özgürlüğüne kavuşabilirdi. Serbest bırakılan gladyatörler, muazzam savaş tecrübeleri nedeniyle, Roma ordusunda savaş eğitmeni olarak da görev alırlardı.
Beslenmeleri özel olarak yapılır, kasların ve sinirlerin üzeri yağlansın diye o dönemdeki fasulye ve arpa yedirilirdi. Hem iri yarı, hem adaleli, hem de biraz yağlı olmaları gerekliydi ki, dövüşlerde ilk yaralanmalarda kaslarına hareket sağlayan organlarına zarar gelmesin.
İmparatorluk döneminde, gladyatör dövüşlerinin ana mekanı anfitiyatrolardı. Efes’te tiyatroda, stadyumda daha küçük arenada yapılmaktaydı.  Efes tiyatrosu gladyatör oyunlarında da kullanılmıştı. Bu oyunlar sırasında demirden korkuluklarla seyirciler arenadan ayrılırdı. Dövüşlerden 2 gün önce büyük reklamlar yapılır, dövüşçüler tanıtılırdı. Tunica giymiş 2 hakem dövüşlere nezaret ederdi. Bunlar bir asa taşırlar, kural ihlalleri ve molalar için bu asayı kullanırlardı. Oyunların akışı, katı kurallar içeriyordu. Oyunlar birkaç gün sürebiliyordu. Öğleden önce hayvan dövüşleri, öğlende ağır suçluların infazı, öğleden sonra da asıl dövüşler yapılırdı. Dövüşlerden önce dövüşçüler hakkında halk bilgilendirilirdi.  Kendilerine tıbbi destek de verilirdi. Bir çok doktorun gladyatör doktorluğuna da soyunduğunu biliyoruz. Bunlardan en ünlüsü, Galenos idi. Galip gelenlere ödül olarak palmiye dalı, defne çelengi verilirdi. Yenilgi ise, ölüm nedeniydi. Yenilen dövüşçünün nihai şansı oyunlara ev sahipliği yapanın elindeydi. O seyircinin nabzına göre karar verirdi.
Gladyatörlerin en büyük ölüm riski taşıdıkları dönem, kariyerlerine ilk başladıkları dönemdi. Çoğunlukla daha ilk yıllarda hayatlarını kaybederlerdi. MÖ.2. ve 3.yy’larda tecrübesiz gladyatörlerin hayatta kalma şansı üçte birdi. Yaptıkları dövüşlerle tecrübeleri artıyordu. Mezar taşlarından kaç dövüş kazandıklarını, kaç yaşında öldüklerini öğrenebiliyoruz.

Ephesos Gladyatör Mezarlığı
1993 yılında Avusturya Arke­oloji Enstitüsü’nün yürüttüğü çalış­malarda, Ephesos’ta ilk kez gladya­tör kemiklerini inceleme ve böylece gladyatörlük üzerine yazılanları ve kültürel hipotezleri kontrol etme olanağı sağlayan bir gladyatör me­zarlığı bulundu, iskelet parçalarının gerçekten gladyatörlere ait olup ol­madığı ve yaşam tarzlarının kısmen de olsa canlandırılması konusunda çalışmalar yapıldı. Meslek ve çalış­ma hayatının yükü, tıbbi yardım ve­ya beslenme gibi farklı kaynak dağı­lımlarına ulaşma ve bunların iskelet­ler üzerindeki sonuçları, dönemin Ephesos halkı ile kıyaslandı.

2001 yılından bu yana Ephe­sos’ta yapılan antropolojik, arkeolo­jik araştırmaların çıkış noktasını, in­san iskeletini onun anıtı olarak gör­mek ve bu biyolojik ve biyografik belgeyi çözmeye çalışmak oluşturuyor.

Mezarlıktaki gömülerin küçük bir kısmı üze­rinde yapılan analizin sonuçları, araştırılan bölge­de toplam 67 adet gladyatör olduğunu gösterir. Bir olgun birey dışında, diğerlerinin tümü 20-30 yaşlan arasında erken yetişkinlere aittir. Gladya­törlerin ortalama boyu 168 santimetredir ve bu­nunla Ephesos’taki alışılmış ölçünün sınırındadır. 67 bireyin 44 tanesi, iyileşmiş ve akut yara izleri­ne sahiptir ve bu yaralar ani ölüme yol açmış ol­malıdır. Sadece kafataslarında 10 ölümcül (peri-mortal) yaralanma saptanmıştır. Gladyatörlerin çoğunun miğfer taktıkları düşünülürse, bu hayret vericidir. Tek olası açıklama, ölüm vuruşunun, ölüm Tanrısı Dis Pater’le bağlantısı olan çekiçle yapıldığıdır. Bu yüksek sayıdaki yaralanma oranı, mezarlıkta arenada ya da yarışmalardan hemen sonra ölen gladyatörlerin gömülü olduğunu gös­terir.
Gladyatör okulundan da (ludus) izler vardır. Gladyatörlerin kemiklerindeki strontium konsan­trasyonu, beslenme alışkanlıkları nedeniyle, Ep­hesos’taki diğer halka nazaran iki kattır. Kimyasal analizler, gladyatörlere zengin ve semirici besinler verildiğini anlatan yazılı belgeleri destekler. Bu besinlerin kötü bir ünü vardı ve gladyatörlerce hordeari olarak alay edilen, daha çok fasulye ve arpa ağırlıklı yiyeceklerden oluşurdu. Dövüşler­den sonra gladyatörlere, darbe ve tekme sonucu sarsılan iç organları iyileştirdiği rivayet edilen, küllü sudan oluşan bir içecek verilirdi.

Ölümcül yaraların yanı sıra, hem kafatasında ve hem de iskeletin diğer bölgelerinde iyileşmiş yaraların bulunması, mükemmel bir tıbbi bakı­mın olduğunu kanıtlar. Pergamon yakınlarından gelen Galen gibi antik dönemin ünlü doktorları, zengin gladyatör okulu sahiplerinin hizmetinde çalışır ve bu pahalı lüks ve yatırım malı “gladya­törleri” işverenleri için sağlıklı ve kullanıma hazır şekilde tutarlardı.

Dişlerin incelenmesi, gladyatör okullarında hüküm süren, günlük fiziksel baskıya ait bir diğer acıklı detayı ortaya çıkarır. Bazı özel stres durum­larında azalan tükürüğün yol açtığı, alışılmışın çok üstünde bir sayıda diş çürümesi vakasına rastlanır.

Gelecekte, gladyatör kemiklerinin diğer sırla­rı da çözülecek, yaşananların vahşeti ise daima hayranlık uyandıran bir anlayışsızlığa neden ola­caktır.

Gladyatör
Maddenin en üst zenginliği olan organik formda başlarız hayata, ölerek ama maddenin fa­kir hali inorganiğe ulaşırız sonunda. Yaşlandıkça böbreklerimiz taş atmaya, mafsallarımız kireç tut­maya başlar, hatta ölüler bile eski Yunan’da ve Roma’da olduğu gibi bazen taş lahitlerde gömü­lür… Doğumdan ölüme katılaşan gövdenin gıcır-tısıdır bunlar.

iki kişinin cinsel uyarılmasıyla yokluktaki sessizliğimiz bozulur ve yeryüzüne geliriz. Yıllar sonra geldiğimiz sessizliğe dönmek gerekecektir; fakat bunu gerçekleştirecek kadar ruh ve beden olarak da katı değilizdir henüz; gençlikteki esnek­liğimiz ölmemize izin vermez! Önce katılaşmayı bekleriz, kıvamına gelince de yeniden sessizliğe döneriz. Asıl olan sessizlik, ölüm ve inorganikliktir; köklü ve kararlı durum budur. Her yapı so­nunda kararlı bir duruma dönmek ister. Yaşam kaygan, huzursuz, kararsızdır; sonunda bütün damarların yüreğe ağızlanması gibi, kayganlıktan uzaklaşıp kararlı bir sonla, ölümle buluşmayı öz­ler herkes, hep tersini ister görünse de. Çocuk aç­lıkla uyarıldığı zaman huzursuz olur; doyurulup uyarıdan kurtularak uykuya dönmek ister. Hatta rahat yaşamdan usanıp imparatorların bile Ro­ma’da arenaya girdiği olurdu, yaşamın tepesine çıktıktan sonraki amacı onların kuşkusuz, kararlı ve doyurucu bir uykuydu. Yani uyarılarak uyan­manın amacı, doyarak uyarılmadan uzun süre uyumaktır. Organik yaşam bir uyarılma haliyse inorganik ölüm de uyarılmama, dinme ve tam olarak kendine denklenme halidir.

İnsan, aslı sessiz bir yapı olsa da, uyarıldığın­da uyarıyı kaldırmak için dünyaya gereksinim duyar. Açlığı gidermek için yiyeceğe, korkuyu gi­dermek için güvenilir birine, cinsel dürtüleri sön­dürmek için de karşı cinse ihtiyaç duyar. Uyarıl-masaydık eğer, hayatın bunca yorgunluğunu, so­rarım size kim çekerdi? Yaşamı can havliyle tır­malayıp duranlara bir bakın, hepsi bir kurşunun önünden kaçar gibi yaşamaktalar.

Organizma ne kadar az gelişmişse, dürtüsel amaçlarına o kadar yıkıcı biçimde ulaşır ve bu, iç­sel gerilime dayanıksızlığın bir ifadesidir. Roma’nın gladyatör imparatorlarından Commodus arenada bir günde yüz ayı, bir yaşamda da on iki bin adam öldürmüş ve her ölümün karşılığında da ücret olarak bir milyon sester (sesterce) almış­tı. Sanırım o yaşadığı “zevk”in karşılığını ödeyen

değil alan dünyadaki ilk insandı. Yıkıcılık ve ya­şama tutkunluk, daima içsel zayıflıktan gelmiştir. Bir gladyatör mesela şişkin kaslara sahip olduğu için herhalde güçlü değildir, binlerce kişinin orta­sında bir oyuncak olduğu için aksine gücü olma­yan bir şeydir.

Canlılar kaybolma korkularından, yedek enerji kullanırlar, bu şekilde fazla enerji tükettik­lerinden de ölüme yakın olurlar. Nesnelere arka­ik, saldırgan ve tüketici biçimde yaklaşmak, as­lında onları yutarak yok saymak ve böylece ken­dini güvende hissetmekle eşanlamlıdır.

Kartaca’da asker kaçakları yırtıcı hayvanların önüne atılır, Roma’da da arenada ölenlerin kanı sıçramasın diye imparatorların heykelleri kumaşla kaplanırdı. Sistem dışı olanlar hayvan boğazların­da yutulup yok edilir, sistem içi olanlar et değil taş bile olsalar sonsuza kadar korunurlardı. O yüzden ölmekten değil, sistem dışı kalmaktan korkulur daima. Kararsız olan çünkü sistem içi ölüm değil, sistem dışı yaşamdır.

Bir de doğuma bakıp ölümü anlayalım, anne karnında kan, iki yüz seksen gün boyunca henüz açılmamış damarlardan bir et tarlasını sulamaya ça­balar. Sonra da yeterli büyüklüğe ulaşınca cenin, rahmin elli altmış saniye süren topu topu yirmi ka­sılmasıyla bulunduğu yuvadan fırlar. Doğum ilk kez doğuran annelerde on saat, daha önce doğur-muşlardaysa beş saat sürecek kadar uzundur. Ya­şama gelmek zordur. Bebek doğum kanalına girdi­ğinde anne sürekli işer, bebek de sidikle yıkanmış alanlardan geçer ve yaşam kan, sidik ve canla bir bulamaç olur gider. Aynen bir arenada, kılıcın ucunda toz toprak içinde bir gladyatörün ölümü gibi. ölümün ve doğumun gerçekleşmesi aslında ne kadar benzerdir, sadece gidilen yönler terstir.

Romanın yerli gladyatörlerinden farklı olarak doğudan gelenler, bir gece önce iyice beslenerek sonuna kadar sevişerek ve karılarının karnına bir cenin düşürerek arenaya çıkarlardı

Ölüm bir içgüdüdür ve bütün içgüdüler gibi dokusu, gerilimden kaçmak amacına yönelik örülmüştür, insan ruhunun ikinci temel dürtüsü ise nesne arama amacına dönüktür ve “eros” ola­rak bilinir. Bu ikisini bedeninde birleştirebilen her canlı kendinde hayatı özetler: Üremek ve öl­mek. Doğduğunda insan ölmekten gelir, ergenlik döneminde kendi egosuyla kendi ölümünü yener, çocuğu doğduğu ilk gün ise yeniden ölümüne yenilir, o noktadan sonra babalar ve anaların 1 davranışı büsbütün kendi ölümleriyle ilgilidir Çünkü ölüm istikrardır ve kendi hayranlarını) yaratır, örneğin Romalılar arenada öldürene değ ölümle cezalandırılana hayrandır; neticede ölü bir canlı olarak insanda olduğu kadar, bir imparatorluk olarak Roma’da da istikrar yaratmıştır.

Bebekler memeyi harap ederek emerler, annelerini kahrederek yataklara işerler, ergenlikte Tanrı’ya isyan ederek intihar ederler, kocalar kahrederek aldatırlar, yaşlılar çaresiz bırakacak kadar inattırlar, hastalar pişmanlık içinde bırakarak yaşamdan ayrılırlar: insan saldırarak yaşar. Saldırgan kitleler kendi ölüm, dolayısıyla da öldüm içgüdülerinden kurtulmak için başkalarının ölümünü seyrederler, ister eski Roma’daki gibi kılıçla olsun, ister günümüz dünyasındaki gibi görülmez bariyerlerin arasına sıkışıp yavaş yavaş ezilerek olsun, kitleler başkasının ölümünü seyredere kendi gözlerini korkutur, başkasının ölümünden, kendi ölümlerinden kurtulur.

Öte yandan, bütün kavgaları seyretmenin amacı, yeneni değil yenileni görmek içindir. Yenilenin nasıl ezildiğini, nasıl öldüğünü, nasıl kesildiğini görmek için insanlar birbirini çiğner. Kitleler çocukluktan beri içlerinde tuttukları kastre edilme korkularını yenilen üzerine projekt ederler, kastre edilmekten, yenen savaşçının (takımın) taraftarı olarak kastre ederek kurtulurlar. Nasıl el sıkışmak, bedenden bedene akmaksa, öldürmek de ruhtan ruha kendi ölümünden kurtulmaktır. Ölüm kitlelerde birleşme duygusu yaratır. Stadyum ya da arenada karşılıklı oturulur, insanlar birbirini görerek, kendi vücudunun farkın; varan beyin gibi yüksek bir özgüvende hipnotize olurlar. Bir taraf ortadaki dövüşçü için “yaşasın’ der, öbür taraf “ölsün ve gömülsün,” ya da karşı taraf “köleleştirilsin” der, beri tarafsa “kutsansın”. Aynen bir elin verdiğini öbür elin almasında, bir ayağın sıçramasını öbür ayağın basarak karşılama­sında olduğu gibi. Arenadakiler kendine tepki ve­ren vücut kadar organize, ölüme karar veren Tan­rı kadar üstün, cömertçe kurban edebilenler kadar zengin hissederler kendilerini; parmaklarını yuka­rı dikerek ölümü affetmek birleştirirken hepsini, parmakları aşağı çevirerek ölümü gerçekleştirmekse Tanrılaştırır tümünü, ölüm bu dünyada en faz­la işe yarayan şeydir!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder