4 Ağustos 2012 Cumartesi

Miletos Antik Kenti

-->
İlk kez gelenler Miletos ‘u  yadırgayacaklar, belki gözlerine inanamayacaklardır. İlk ziyaret ettiğimde benim de kapıldığım, “Umduğum bu değildi” duygusu uyanabilecektir. Çünkü “Miletos” dendiğinde akla ilk gelen, Ege Denizi’nin hükümdarı ve bilim ile felsefenin doğum yeri olmuş Arkaik Dönem’de denizciliğiyle parlamış büyük bir kenttir. Oysa bunların kalıntısını görmek mümkün değildir. Bugün göze çarpan kalıntılar, Roma Dönemi’ne aittir. Kuşkusuz Miletos Roma Dönemi’nde de büyük bir kentti, ama örneğin Ephesos kadar hoşnut bırakmaz görenleri. Bu duygu , Maiandros Nehri’nin taşıdığı mil yüzünden , tam bir değişim geçiren doğal çevrenin etkisiyle, büyük ölçüde artmaktadır. Herodotos, Maiandros gibilerine  “çalışan nehir” tanımını yakıştırmıştır. Gerçekten de Menderes, öteden beri kıyının yılda ortalama 6.10 m. ilerlemesine yol açmaktadır. İşte böylece , Klasik Dönemde büyük bir körfezin ağzındaki bir burun üzerinde yer alan Miletos, şimdi denizden yaklaşık 8 km. içeride kalmıştır. Kötü ün kazanmış Lade Adası bugün ovanın ortasında yükselen çorak bir tepe görünümündedir. Latmos Körfezi ise Bafa Gölü’ne dönüşmüştür. Tiyatronun yukarısındaki tepede durduğunuzda, Miletos’un bir zamanlar nasıl göründüğünü anlamanız için hayal gücünüzü iyice zorlamanız gerekecektir.

Günümüzden 2000 yıl önce  Söke ovası tamamen bir deniz,  Bafa gölü de bir koy şeklinde idi. Bu deniz kenarlarında antik çağın en güzel kentlerinden Milet, Priene ve Didim yer alıyordu.  Büyük Menderes Irmağı ( Maiandros )  zamanla taşıdığı alüvyonlar ile; ilk önce Priene önündeki denizi daha sonrada Milet ve Lade Adası'nı da içine alan alttaki resimde görülen tüm bölgeyi doldurmuştur.   Aynı dönemlerde Efes' de deniz kenarında iken, zamanla ön tarafı dolarak günümüzdeki halini almıştır.
İonia’daki kentler içinde Homeros’un değindiği tek kent olma ayrıcalığına sahiptir Miletos. Ozana göre Miletos , Troia’da Yunanlılara karşı savaşmış, “kaba bir dil konuşan Karialıların yurdu”dur.
Arkaik Dönem’de kent nüfusunun güçlü bir Karia öğesi içerdiği ve Thales’in babasının da Karialılara özgü Eksamyes adını taşıdığı bilinmektedir. Miletos, Anadolu’daki Yunan kolonizasyonu konusunda çok erken tarihlere ait bulgular veren kentlerden biridir. En erken keramik örneklerinden bazıları, Minos Çağı Girit keramikleri ile yakınlıklar göstermektedir. Miletos İ.Ö. 1400 ve 1200 yılları arasında önemli bir Myken yerleşmesine de sahne olmuştur. Ana yerleşme , sonraları stadionun kurulduğu tepede yer alır. Sürdürülen kazı sonucunda bir megaron ve ilişkili yapılar ortaya çıkarılmıştır.
   Tepe İ.Ö. 1200 dolaylarında , Hititlerin başkenti Boğazköy ve Kıbrıs’ta Enkomi savunma duvarlarına benzeyen, kazamatlı bir sur duvarı ile çevrelenmiştir. Miletos surları  Batı Anadolu’nun bu dönemdeki güvensiz ortamına tanıklık etmektedirler. Daha sonraki İon kolonistlerini Kodros oğullarından Neileus’un yönettiği söylenir. Kolonistler  buraya ayak bastıklarında, yerli Karialılar ve Girit’te aynı adı taşıyan bir kasabadan göç etmiş Giritlilerin oluşturduğu bir topluluk ile karşılaşmışlardı. Herodotos’un anlattığına göre yanlarında hiç kadın getirmeyen İonlar, kentteki erkekleri öldürerek dul eşleri ile evlendiler. Bu olay üzerine, kadınlar eşleriyle sofraya oturmamaya ve onlara adlarıyla seslenmemeye ant içtiler.
   İon Miletos olağanüstü derecede zenginleşti. Erken dönemlerde Yunan dünyasının en büyük kenti olduğuna kuşku yoktur. Kentin uygun konumu , Atinalı atalardan gelen girişimcilik ruhu ile birleşince Miletoslular , o çağın denizcileri arasında ilk sıraya geçtiler. Kara yönünde bağlantılar zayıftı. Bugün, Miletos’un Maiandros vadisi boyunca uzanan kervan yolları üzerinde bir durak yeri işlevi taşıdığı sanılabilir; oysa ekli haritaya bir bakış, antik çağda böyle bir durumun kesinlikle söz konusu olmadığını gösterecektir. Priene ve Myus bu bakımdan daha uygun konumda bulunmaktadırlar. Yol , günümüzdeki gibi Ephesos’tan geçmiştir.
   Miletoslular denizler üzerinde rakip tanımadılar. İ.Ö. 8. yüzyıl kadar erken bir dönemde , özellikle 7. yüzyılda Hellespontos, Propontis ve Euksenios kıyılarında birçok koloni kurdular. Miletos, kolonilerinin toplam sayısı doksanı buluyordu. Hiç kuşku yok, kolonilerin tümünde nüfusu yalnızca Miletoslular oluşturmamıştı. Dışlanmış kişiler, sürgünler ve yeni bir yurt arayan diğerleri için ana kent, daha çok bir yol gösterici görevini taşıyordu. Bu tür kişiler, Miletos’ta toplanıp gönderilecek ilk topluluğa katılmış olmalıdırlar. Koloniler ile yapılan ticaretin kentteki zenginliği arttırdığı kesindir.
  Maddi alandaki refaha, düşün alanındaki parlak başarılar eşlik ediyordu. Miletos gerçi bu konuda eşsiz değildi. Ephesoslu Herakleitos, Prieneli Bias, Kolophonlu Ksenophanes ve başkaları Miletos’un tek olmadığını kanıtlamaktadır. Ama Miletos’un hepsine önderlik ettiği tartışmasız kabul edilebilir. İlk önce Thales’in adı anılmalıdır. Onun , suyu evrendeki ana madde olarak nitelediğine ve İ.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasını önceden hesapladığına yukarıda değinilmişti. Kroisos ordularının geçmesi amacıyla, Thales’in Halys Nehri’nin yatağını değiştirdiği de anlatılır. Bir gün birisi, bütün akıl ve bilgisine karşın yoksul bir yaşam sürdüğünü söyleyip ünlü düşünüre sataşınca, Thales pratik ve etkili bir karşılık vermiştir: Astronomi alanındaki çalışmalarının yardımıyla, gelecek yıl zeytin hasadının bol olacağını hesaplayarak Miletos’taki tüm zeytin preslerini satın alır; sonra da bunları yüksek bir ücret karşılığında başkalarına kiralar. Böylece düşünürlerin de eğer isterlerse , zengin olabileceklerini kanıtlar. “Fakat” (diye ekliyor olayı anlatan tarihçi)  “zenginlik , düşünürün gözünde bir amaç değildir.” Öğrendiğimize göre Thales , bir çember içine dik üçgen çizmeyi başaran ilk kişidir; bunu kutlamak için bir öküz kurban eder, yani kendine iyi bir ziyafet çeker. Düşünürün bir diğer başarısı da Mısır piramitlerinin yüksekliğini hesaplamaktır. Bunu bir insanın gölgesinin, gerçek boyuna eşitlendiği saatte piramitlerin gölgesini ölçerek gerçekleştirir. Thales’in en ünlü sözü, “Kendini bil” mesajını verir ve Delphoi’daki Apollon Tapınağı’na kazınmıştır. Çağımız insanına belki aykırı görünecek bir başka sözünde ise Thales, tanrılara üç şey için şükran duyduğunu belirtmiştir; hayvan değil insan, kadın değil erkek ve barbar değil Yunanlı olduğu için. Antik çağın Yedi Bilgesi’ni sıralayan listeler arasında büyük tutarsızlıklar görülmesine karşın, hepsinde üç ad yinelenir. Bunlar Miletoslu Thales’in, Prieneli Bias’ın ve Atinalı Solon’un adlarıdır.

Doğa bilimleri alanında Thales’i yurttaşları Anaksimenes ve Anaksimandros izler. Birincisi evrendeki ana maddeyi havanın oluşturduğunu, havanın yoğunlaşma ve gevşeme süreci ile maddenin diğer biçimlerini ürettiğini ileri sürmüştür. Anaksimandros ayrı bir ana maddeye ilişkin ayrı bir sav ile ortaya çıkar: Ana maddeye “Sonsuzluk” adını verir. Belki de buna – hem sonlu hem de somut olduğundan – “Sınırsızlık” demek daha doğrudur. Burada “Sınırsız” sözcüğüyle, özelliklerin veya niteliklerin sınırsızlığı ifade etmektedir; öyle ki onun bölünmesi, görebildiğimiz dünyadaki somut varlıkları yaratır. Miletoslular aynı zamanda coğrafyanın babası olarak tanınırlar. İlk dünya haritasını Anaksimandros çizmiştir. O kıtaları, denizleri ve nehirleri haritasına işlerken birtakım varsayımsal simetri ilkelerini göz önünde tutmuş ve anlaşılan hiç gezmemiştir; ortaya çıkan sonuç günümüzde bilinenlerin karşısında, büyük yanlışlıklarıyla dikkati çekmektedir.

 Coğrafya adlı eserinde, yurttaşının çizdiği haritayı açımlayan Hekataios’un durumu çok farklıdır. Hekataios, çok gezmiş ve kendi gözlemlerini dünyanın her yanından Miletos’a akan konuklardan duydukları ile tamamlayabilmiştir. Yapıtından  günümüze ulaşan parçalar gözden geçirildiğinde, güvenilirliği saptanmaktadır. Herodotos sık sık Hekataios’tan alıntılar yapar, bir yandan da onu insafsızca eleştirir. Hekataios’un söylediği bir söz, İ.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Yunanları ve özellikle Miletosluları gerçeğin peşine düşüren, yeni ruhu yansıtması açısından önemlidir. “Ben , bana doğru görüneni yazıyorum” demiştir Hekataios, “çünkü Yunanlıların anlattıkları öyküler hem çoktur , hem de saçma. “Hekataios’un ardılı Herodotos’u okuyanlar, saçma da gözükse, dünyanın bu Yunan öykülerinden yoksun kalması durumunda, gerçekten yoksullaşacağını hissederler ister istemez.
   Düşünsel ve maddesel alanda zenginlik, Miletosluları yumuşatmamıştır. “Bir zamanlar” der daha geç bir atasözü, “Miletoslular yürekli kişilerdi.” Lydia kurallarından Gyges ve Alyattes’e başarıyla karşı koyan Miletoslular ile barış yapmaktan Kroisos bile hoşnut kalmıştı. Persler çok güçlüydüler, ama antlaşmaya rıza gösterdiler. Miletos böylesi bir ayrıcalıktan pay alan tek İon kenti olarak kaldı. Perslere vergi veriyor, bir tyran kenti kesinkes Pers buyruğu ile yönetiyordu, ama Miletos az ya da çok özgürdü yine.
    İ.Ö. 500 yılındaki kötü talihli İonia Ayaklanması’nda Miletos’un oynadığı rol, Histaios’un romantik yaşamının bir uzantısı gibi gelişmiştir. Öykü 512 yılında, Pers Kralı Dareios’un yıkım getiren Skythia seferi ile başlar. Dareios’un ordusunda Yunan kentlerini yöneten tyranların meydana getirdiği bir donanma filosu görev almıştır. Bunların içinde Miletos tyranı Histaios da vardır. Tuna Nehri’ne varılınca Dareios, gemilerden oluşturdukları bir köprüden geçerek karaya çıkacaktır. Dareios karaya çıkmadan önce, üzerine altmış düğüm attığı bir ipi Yunan komutanlarına verir. Onlara her gün bir düğümü çözmelerini, tümü çözüldüğünde hala dönmemiş ise kendisini bırakıp, yurtlarına yelken açmalarını söyler. Sonra da yabanıl Skyth  ülkesinin içlerine doğru yola çıkar. Geride kalan Yunanlılar altmış gün beklerler. Kral dönmemiştir. Onlar ne yapacaklarını düşünürken, bir Skyth topluluğu çıkagelir. Skythler köprüyü bozmaları için Yunanlıları ikna etmeye çalışırlar. Böylece Dareios’un yıkımını sağlayacaklar, özgürlüklerini güvence altına alacaklardı – çünkü bu sırada kral da Skyth ülkesinin içlerinde ciddi yenilgilere uğramaktadır. Yunanlılar bu öneriye kulak vermek üzereyken Histaios onları engeller, köprüyü korur. Sonunda Skythlerin kovaladığı Dareios, Tuna kıyısına ulaşıp, belirlenen sürenin bitmesine karşın, köprünün yerinde durduğunu görünce, öylesine sevinir ve minnettar kalır ki, Histaios’a gönlünden geçeni dilemesini buyurur. Histaios yakınında gümüş madenleri bulunan, Batı Thrakia’daki Myrkinos’u ister ve hemen burayı tahkim etmeye girişir. Fakat bu konumda bir Yunan kalesini kesinlikle onaylamayan Dareios, önce Histaios’u uyarır; sonra da onun gibi değerli bir dostu yanı başında gereksindiğini  söyleyerek Pers ülkesinin başkentine çağırır. Histaios, Aristagoras’a gizlice bir köle gönderir. Kölenin başındaki dövme, “İonialıları ayaklanmaya teşvik et” çağrısını iletmektedir. Histaios bir ayaklanmanın baş göstermesi durumunda, Dareios’un ayaklanmayı bastırmak için kendisini İonia’ya göndereceği umudunu taşımaktadır. Bir süredir, servetini geri almak amacıyla aynı yola başvurmayı düşünen Aristagoras hiç duraksamaz. Ve beklenildiği gibi Histaios sahneye çıkar. Sözde, baş kaldıran Yunanlılara karşı Pers satrabına yardım edecektir. Gel gelelim satrap kuşkulanır ve onunla işbirliği yapmayı reddeder. Histaios kaçar, Byzantion’u işgal ederek korsanlığa başlar. Ama çok geçmeden Persler tarafından yakalanıp öldürülecektir. Herodotos öyküyü bu şekilde anlatmıştır.Modern tarihçiler ise onun anlatımındaki bazı olanaksız noktalara parmak basmakta güçlük çekmezler.

 İ.Ö. 494 yılındaki Lade Savaşı, ayaklanmanın başarısızlığı ve Perslerin Miletos’u ele geçirmeleri kentin altın çağına son verdi. Daha önce bir kez bile kaba kuvvete boyun eğmeyen Miletos’ta olay korkunç bir felaket gibi algılandı. Atinalı bir oyun yazarının “Miletos’un Düşüşü” adlı tragedyası sahnelendiğinde, izleyicilerin gözyaşları seller gibi akmış, yazar 1.000 drakhme para cezasına çarptırılmıştı. Herodotos’un anlattıklarına bakılırsa, kent tahrip edilmiş, erkekler öldürülmüş, kadınlar ve çocuklar tutsak alınmıştı. Her şeye rağmen , bir kuşak sonra Miletos yine ayaklarının üzerinde doğrulabildi. Perslerin Yunanistan’da yenilgiye uğratılması ve Anadolu’daki Yunanlıların özgürlüklerine kavuşmasının hemen ardından kent, yeniden inşa edildi. Yaşamının kalan bölümünü artık bu konumda sürdürecekti. Miletos İ.Ö. 5. yüzyıl ortalarında Delos Birliği’nin bir üyesi olarak beş talent katkıda bulunuyor, Ephesos’un ödediği tutarın çok az bir farkla gerisinde kalıyordu. Bu dönemde kent çok miktarda gümüş sikke darbetti.
   Şaşılası bir şekilde kendisini toparlamasına karşın Miletos, bir daha asla eski gücünü elde edemedi. Atina donanmasının üstünlüğü, Miletos’un deniz ticaretinde etkinliğini yitirmesine yol açmıştı ve bunun yerini tutabilecek hiçbir şey yoktu. Kentin kaderi, genel çizgileriyle bütün İonia’nın kaderini izledi. 4.yüzyılda Miletos ile Karia Kralı Maussollos ve babası Hekatomnos arasında yakın ilişkiler sürüldüğü konusunda veriler vardır.Kent bir süre onların egemenliğinde kalmış olabilir.EKA (tomnos) ve MA (ussollos) lejandı taşıyan Miletos sikkeleri ele geçmiştir. Öte yandan, İ.Ö. 334 yılında İskender geldiğinde, kentte bir Pers garnizonu bulunmaktaydı. Miletos İskender’e karşı koyan kentler içinde ilk sırayı aldı. İskender ivedilikle kuşatmaya girişti, gemileri kente yardıma gelen bir Pers filosunu etkisiz kıldı. Miletos şiddetli bir saldırıya uğramıştı.
        Kent, Helenistik Dönem’de sırasıyla Antigonos, Lysimakhos, Suriyeli Seleukoslar, Mısırlı Ptolemaioslar, Pergamonlu Attaloslar ve nihayet Romalıların egemenliği altına girerek bu evre için olağan iniş ve çıkışları yaşadı. Asia eyaleti bünyesinde Miletos diğerleri gibi zengin ve refah içinde, bir “özgür” kentti; bir çok güzel yapı ile donatılmıştı. Ama Maiandros’un biriktirdiği mil, kenti giderek daha tehlikeli bir boyutta tehdit ediyordu. İ.S.4. yüzyıl dolaylarında kıyı şeridi Miletos Burnu’nu geride bıraktı, kısa bir süre sonra da Lade bir ada olmaktan çıktı. Derken, sivrisinekler istila etti Miletos’u. Bir zamanların görkemli kenti adım adım , sıtmadan mustarip Balat Köyü’ne dönüşecekti.
Son kazılar Miletos’taki en erken yerleşmeyi, başka bir deyişle Yunan – öncesi döneme ait yerleşmeyi bir ölçüde aydınlatmıştır. Söz konusu yerleşmenin, bilinen ören yerinin güneybatısındaki düzlükte bulunduğu ve İ.Ö. 1600 dolaylarına, yani Minos ve Myken Çağı’na dayandığı anlaşılmıştır. Burada ele geçen azımsanamayacak miktarda Girit keramiği, Miletos’un Giritlilerce kurulduğunu dile getiren söylenceyi desteklemektedir. Eğer bu gerçekten doğru ise yerleşme bir ticaret merkezi değil – çünkü yukarıda da belirtildiği gibi Miletos’un kara bağlantıları zayıftır – doğuya giden yol üstündeki bir uğrak limanı olarak kurulmuştur.İ.Ö. 14. yüzyılda Girit’te Minos gücü silinirken Miletos’taki yerleşme, kalınlığı 4.27 m. yi aşan masif bir duvar ile çevrelenmiştir. Bu durum; belki yerleşmenin, Giritlilerin ellerinden Anadolulu bir kral soyuna, bir başka deyişle Troia Savaşı’na katılmış, “kaba ir dil konuşan Karialılar”ın atalarına geçtiği biçiminde yorumlanabilir.
        Bunu izleyen olaylar henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşturulmamıştır. Büyük sur uzun süre ayakta kalmamış, bir zaman sonra Yunan kolonistleri arkaik Athena Tapınağı’nı doğrudan sur kalıntıları üzerine inşa etmişlerdir. İ.Ö. 800 dolaylarında ise Miletos ören yerinin yaklaşık 3.22 km. güneybatısında, bugün Kalabak Tepe adı verilen tepe üzerinde savunmalı bir yerleşme kurulmuştur. Hafirler, Kalabak Tepe’nin eski Akropolisi oluşturmadığı görüşündedirler. Aslında, arkaik kentin konumu da henüz kesin bir biçimde belirlenmemiştir. Kazılarda saptanan kesin yangın izlerinden anlaşıldığına göre İ.Ö. 494 yılında Miletos, Persler tarafından tahrip edilinceye dek, Yunan – öncesi yerleşme alanında yaşam sürmüştür. Ancak geniş çaplı bir temizlemeye girişilmediğinden, buranın Thales ile Hekataios’un yaşadıkları kent olup olmadığı şimdilik bilinememektedir. Kalabak Tepe 1904-1908 yılları arasında kazılmış 3.66m. kalınlığında güçlü duvarlar ile kapıların yanı sıra konutlara ilişkin çeşitli temel kalıntıları ve küçük bir tapınak gün ışığına çıkarılmıştır. Ne var ki şimdi bunların tümünü görmek mümkün değildir. Çanak – çömlek parçaları, tepede İ.Ö. 8. yüzyıl dolaylarından İ.Ö. 494’teki Pers istilasına dek oturulduğunu ve bu tarihten sonra da tam anlamıyla terk edilmediğini ortaya koymaktadır.
Kentin günümüze kadar gelebilen bütün kalıntıları, görkemli tiyatronun gölgesi altında silikleşir. Günümüze gelen yapı aynı konumdaki öncülünün yerini almak üzere, İ.S.100 yılı çevresinde inşa edilmiştir. Nasıl Priene mevcut tiyatro yapıları içinde en iyi Hellenistik örneğini sunuyorsa, hiç kuşkusuz Miletos da Yunan-Roma tipini en güzel şekilde gözler önüne serer.Sahne yapısı genel formu açısından Ephesos’takine benzer. Cavea, Roma Dönemi tiyatroları için tipik, yarım daire biçimde yapılmıştır.Oturma yerleri ilk diazomaya kadar tümüyle korunagelmiştir. Bunların altındaki tonozlu geçitler, tonozlar ve vomitoriumlar da çok iyi durumdadır. “Loca” işlevli prohedriaya yalnızca iki paye ile belirginlik kazandırılmıştır. Üçüncü sıradan başlayıp, altıncıya dek devam eden öndeki bazı oturma yerlerinde, belirli kişi ya da topluluklar için ayrıldıklarını belirten birtakım yazıtlar vardır: Beşinci sırada “Tanrı Korkusu Taşıyanlar adı da verilen Yahudilerin yeri”, üçüncü sırada “Mavilerden kuyumcuların yeri” gibi-burada Bizans tarihinden tanıdığımız Maviler ve Yeşiller hiziplerinden biri kastedilmektedir. Üst diazomanın batı ucundaki merdivenlerin yukarısında ise tiyatronun yapımı sırasında meydana gelen bir iş anlaşmazlığına ilişkin ilginç bir yazıta rastlanmaktadır. Yazıttan anlaşıldığına göre çalışanlar,-bunlar olasılıkla köle değil, özgür kişilerdi-sözleşmedeki bazı maddelerden şikayetçi olmuş ve işi bırakarak, başka bir yerde çalışacaklarını duyurmuşlardır.Sorunun bir arabulucuya iletilmesine karar verilir. Arabulucu, Didyma Apollonu’dur. Apollon yapı tekniklerinden en uygun biçimde yararlanılmasını, yetenekli bir uzmana danışılmasını ve Athena ile Herakles’e kurban sunulmasını heksametron vezinle öğütler. Bu sözler, “Size işi en ekonomik biçimde yürütmenizi öğretecek birini bulun, yeterince para kazanabileceğinizi göreceksiniz” anlamına gelmektedir. Tiyatro inşaatında çalışanlar yevmiye karşılığında emek veren birer işçi değildi. Antik çağda yaygınlıkla gördüğümüz gibi, burada da işin tümünü üstlenen ve parça başı ücret alan bir grup usta söz konusuydu. (Olasılıkla) kendi yetersizlikleri yüzünden, işi kazançsız bulmuş ve sözleşmeyi bozmayı düşünmüşlerdi. Olay antik çağın, modern anlamda greve en çok yaklaştığı anlardan biridir. Apollon’un öğüdü başarıyla uygulanmış olmalıdır, yoksa bir yazıt ile belgelenmezdi.
 Kent merkezi, tiyatronun doğusundaki düzlüktedir. Bu alçak alan her kış sel altında kalır.Didyma’daki büyük tapınak sayılmazsa Miletos’un en önemli kutsal yeri, Delphinion ya da Apollon Delphinios Kutsal Alanı idi. Onun da geçmişi çok eskilere gidiyordu. Kült, ilk İon göçmenlerince Atina’dan getirilmiştir.Delphinion’da ele geçen yazıtlar içinde İ.Ö. 6. yüzyıla tarihlenenler vardır. Bunlar olasılıkla ilk yerleşmeden taşınmıştır.Birisi avlunun güney yanındaki duvara örülmüştür. Delphinios adı, “yunus” anlamına gelen Yunanca sözcükten türemiştir, yani Delphoi adını açıklamaya çalışan eski bir söylenceye göre tapınağı için rahiplere gereksinim duyan Apollon ufukta bir Girit gemisi görmüş ve bir yunus biçimine girerek gemicileri tapınağın olduğu yere getirmiştir.Günümüzdeki kalıntılar Hellenistik Dönem’de yapılıp, Roma Dönemi’nde değişiklikler geçiren yapıya aittir. Yoğunlukla kullanılan pembemsi taşlar, yapıya özgün bir görünüm kazanmaktadır. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan yaklaşık 200 yazıt kentin tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.
        İ.Ö.175 ve 164 tarihleri arasında inşa edilen bouleuterion, yani senato binası Miletos’tan günümüze ulaşan en eski yapılardan biridir. Oldukça iyi koruna gelmiş, yarım daire biçiminde bir toplantı salonu ile çok hasar görmüş bir ön avludan oluşur. Ön avlunun ortasında dikdörtgen biçimli bir yapının temelleri ortaya çıkarılmıştır. Son araştırmalar bu yapının Roma Dönemi’nde Miletos gibi bir kentin yerel hükümeti ile yurttaşların imparatora karşı duymak ve imparator kültü bağlamındaki tapım ve törenlerle kesin kurallara oturtmak zorunda oldukları sadakat arasında sıkı ilişkiler bulunduğunu göstermektedir.
        Senato binasının karşısında kente su dağıtımını sağlayan nymphaion vardır. Ancak mevcut kalıntılar bir zamanlar güzel ve zengin bir görünüm sergilediği anlaşılan bu yapıyı yeterince tanıtacak düzeyde değildir. Bugün göze çarpan kemerli üç nişin üzerinde, yapıya arkadan ulaşan su kemerinin beslediği iki su deposunun yer aldığı anlaşılır.Bu depolarda biriken su hem kanallarla kentin çeşitli yerlerine dağıtılmış hem de nymphaionun önündeki büyük havuzda toplanmıştır. Havuz geride sütunlar, nişler ve heykellerle süslenmiş üç katlı bir cephe, iki yanda da iki katlı sütunlu galeriler ile sınırlanmıştır. Zengin süsleme, kazıda ortaya çıkarılan bazı parçalar dışında, yok olmuştur.

Tiyatronun yanı sıra Miletos’taki en iyi korunmuş yapılardan biri de Faustina Hamamlarıdır. Söz konusu Faustina, bu adı taşıyan iki imparatoriçe içinde, Genç sıfatıyla nitelenen  Faustina olmalıdır. İmparator Marcus Aurelius’un eşi, başkalarının parasını savurganca harcamasıyla ünlüdür. Miletos’taki Faustina Hamamları, Roma tarzında hamamların eklendiği bir gymnasion ile yanındaki stadiondan oluşan bir komplekstir. Bu kitabın kaleme alındığı sırada bir tarla durumunda olan palaestranın doğusundan yapının ana bölümüne girilir. Kuzey-güney doğrultulu, ince uzun ir plan gösteren bu bölümün iki yanı boyunca küçük mekanlar sıralanmakta, kuzey ucu ise apsisli bir salon ile sona ermektedir. 1 no.lu salonda Apollon ve Mousaları betimleyen heykeller ortaya çıkarılmıştır. Bu durumda buranın bir ders ya da konferans salonu olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. 2 no.lu kısımdaki küçük mekanlar ise belki küçük birer derslik ya da tartışma yeridir. Güney uçtakiler hamama girmek isteyenlerin giyinip soyunmalarına yaramış olabilir. 1 ve 2 no.lu bölümler birlikte ele alındığında, Ephesos’taki Çift Kilisesi’nin öncülü olan Mouseion ile benzerlik hemen göze çarpacaktır.
        Bu bölümü doğu ve güneyden sınırlayan hamamlar alışılageldiği üzere, çeşitli derecelerde ısıtılmış bir dizi odadan oluşur. Benzer bir uygulama Roma hamamlarının ardılı sayabileceğimiz Türk hamamlarında da karşımıza çıkmaktadır. Planda 3 no.lu mekan soğuk su ile dolu basit bir havuzu içerir. Havuzun bir kenarında, bir dirseğine dayanarak uzanmış bir nehir tanrısı, büyük bir olasılıkla Maiandros heykeli, öbür kenarında da mermer bir aslan heykeli vardır. Su, tanrı heykelinin kaidesinden ve aslan figürünün ağzından havuza akıtılmıştır. İyi korunmuş frigidariumda, heykeller de orijinal konumlarında kalabilmiştir. Mekanın güneyinde daha küçük bir frigidarium bulunmaktadır. Diğerleri içinde en ılık olan bölüm, tepidariumdur. Doğu kenardaki sıcak su havuzu, mekanı bir ölçüde ısıtır. 5 ve 5a no.lu mekanlar ise sıcaklığı, yani caldariumu oluşturur. Caldarium, hypokaust sistemi ile ısıtmıştır: Mekanın tabanı yaklaşık 75 cm. yüksekliğinde ayaklar üzerine oturtulmuş ve böylelikle aşağıda oluşan boşluğa, yan taraftaki külhandan çıkan sıcak havanın dolması sağlanmıştır. Caldarium duvarlarındaki nişler arasında bulunan künkler de sıcak hava dolaşımı ile mekanın ısıtılmasına yarar.  En sıcak bölüm, hamama gelenlerin ter atıkları sudatoriumdur. Burada sıcak hava dolaşımını sağlayan künkler tüm duvarlar boyunca kesintisiz bir biçimde devam ettirilmiştir. Sudatoriumun kuzey yanı daha sonra bir havuza dönüştürülmüş, burada yıkananların 4 no.lu soğukluğa geçip, bir soğuk banyo aldıktan sonra hamamdan çıkmalarına olanak verilmiştir. Bitişikteki 7 no.lu mekan olasılıkla 6 no.lu mekanın bir benzeridir, ancak burası henüz kazılmamıştır.      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder