27 Eylül 2012 Perşembe

İstanbuldaki Tarihi Deniz Fenerleri

İstanbul’un çevresindeki denizlerde geceleri gemilere yön vermeye yarayan bu ışıklı kulelerin Bizans devrinden beri varlığı bilinmektedir. Bizans’ın kıyı köylerinde yaşayan bekçilerin bazıları geceleri yanlış ışık vererek gemilerin karaya oturmasını sağladıktan sonra soygun yaptıkları da bilinmektedir. Bizans bu suçu işleyenleri kazığa oturtarak cezalandırmış ve bu korsanlığı böylece önlemeye çalışmıştır. İstanbul’a gelen gezginlerin seyahatnamelerinde yazdıklarına göre; XVI. yüzyılda kentin hem Marmara Denizi’ne bakan güneydeki dış kesimlerinde hem de Karadeniz’den Boğaz’a giriş noktalarında üzerlerinde ateş yanan yüksek kuleler bulunuyordu. Önceleri ışık için mum kullanılan fenerler, yağ kandilleri daha sonra da gazyağı ile çalıştırılmış olup, bir ara asetiler kullanılmıştır. Günümüzde ise elektrik ile aydınlanma sağlanmaktadır.
-->

İstanbul Boğazı’nda 1800’lü yıllardan sonra çoğalan gemi geçişlerinde kaza olasılığının artması üzerine irili, ufaklı deniz fenerleri inşa edilmeye başlanmıştır. Boğaz’daki fenerlerin sayısı 37 tane olup, bunların büyük kısmı çakaralmaz şeklinde, bir bölümü mendirek uçlarındaki fenerler, bir bölümü de tarihi kule fenerlerdir.
Ülkemizde 407 denizfeneri bulunuyor(2005 yılı verileri), bunların 53 tanesi İstanbul da yer alıyor.
Türkiye de fenerlerin tarihi Kırım Harbi yıllarına (1853-1857) dayanıyor. Bu dönemde inşaa edilen fenerler Bahriye Nezareti ne (Donanma Komutanlığı) bağlıydı. Daha sonra Osmanlı Devleti nden alınan imtiyazlarla Fransızlara geçtiler.

Ayastefanos Feneri:(Yeşilköy Feneri)

İstanbul Bakırköy ilçesi, Yeşilköy’de bulunan ve eski adı Ayastefanos Feneri olan bu fener kulesi Marmara Denizi’nden İstanbul Boğazı’na girişi yapacak gemilere yol göstererek emniyeti sağlamak için Abdülmecid’in isteği üzerine Fransız mühendisler tarafından 1856’da taş bir kule şeklinde inşa edilmiştir. 1945,1971 ve 1988’de önemli onarım geçiren bu fener Yeşilköy’ün de simgesi olmuştur.

Üzerine inşa edilen arazi düz olduğundan yığma taş ile yükseltilmiş bir platformun üzerinde iki katlı lojman ve idare binasının ortasından 23 m. boyunda on altıgen bir kule şeklinde yükselmektedir. Camlı fener odasının altında etrafı parmaklıkla çevrili bir dolaşma yeri vardır. Camlı fener odasının üzeri ise basık bir kubbe ile örtülü olup, onun da üzerinde bir bayrak direği bulunmaktadır.

Marmara Denizi’nden İstanbul’a girecek gemilere yol gösteren bu çakar fener, 15 deniz mili mesafeden görülebilmektedir. 10 saniyede bir iki gruplu ışık yayan fener sisli havalarda da 30 saniyede bir sis düdüğü çalmaktadır.

Anadolu Feneri:
İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında, Boğaz’ın Karadeniz’e açılan kuzey ucundaki Yon (Hrom) burnu üzerindeki küçük bir tepeciktedir. 1855’deki Kırım Savaşı sırasında gemilerin rahatça Karadeniz’e girip çıkabilmeleri için karşısındaki Rumeli Feneri ile birlikte inşa edilmiştir. İki fener arasındaki uzaklık 2 deniz milidir.

Osmanlı devrinde ahşap olan bu fenerden ilk defa 1755’de İstanbul’a gelen Macar asıllı Fransız Mühendisi Baron de Tott bahsetmiştir. 1790’da ise İngiliz Doktor Olivier Boğaz’ın bu iki yakasındaki fenerlerden söz etmektedir. 1666 ve 1793 tarihli iki ayrı İtalyan haritasında ise Boğaz’ın iki yakasında yer alan fenerler açık bir şekilde gösterilmiştir. 1814’de Karadeniz yoluyla İstanbul’a gelen Polonyalı Kont Edward Raczynski “Kaptanımız 9 Ağustos günü sabaha karşı Boğaz’ın iki yakasında yanan fenerleri görmüştü” diye anılarında yazmaktadır.

Kule kısmını Fransızların inşa ettiği bu fener 100 yıllık bir imtiyazla 15 Mayıs 1856’da hizmete sokulmuştur. Fransa İmparatoriçesi Eugene’yi İstanbul’a getiren geminin kaptanı Marius Michel ve saatçi Bernard Camille Pollas’a Fenerler İdaresi tarafından hâsılatın % 28’ini devlete bırakmaları koşulu ile işletme hakkı verilmiştir. 1937’de Fransızlara 500.000 Tl. Tazminat verilerek imtiyazları iptal edilmiş ve işletme Cumhuriyet idaresine geçmiştir. Fener Kulesi deniz seviyesinden ortalama 75 m. yükseklikte olup, beyaz taştan, yuvarlak ve yukarıya doğru daralarak inşa edilmiştir. Fener Kulesinin yüksekliği ise 20 m.dir. Açık havada 20 deniz mili mesafeden bile ışığı görülen bu fenerin lambaları döner sistemli sabit ve çakıcı ışıklıdır.

Ahirkapı Feneri:
İstanbul’da Osmanlı döneminde yapılan ilk fener olup, Boğaz girişinde meydana gelen önemli bir deniz kazasından sonra yapılmıştır.
1755’de Mısır’a ticari eşya götüren Hacı Kaptan idaresindeki bir kalyon, gece önünü göremediğinden Kumkapı’da karaya oturmuştur. Sultan III. Osman bu olayı haber alınca Sadrazamı Said Paşa’yı olayı araştırması, gemi ve gemicilerin kurtarılması için görevlendirmiştir. Bu sırada kurtarılan gemicilerden birinin “Eğer buradaki surda bir fener yapılıp, her gece kandiller yanarsa böylece uzağa giden gemiler ışığı görüp yollarını bulur, kazaya da uğramazlar” demesi üzerine Sultan III. Osman bu durumu değerlendirmiş ve kendisinin verdiği talimat üzerine Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa’ya Marmara surlarının Otluk Kapısı Mevkiindeki burcun üzerinde bir fener yapılması emrini vermiştir.

İlk yapıldığında ahşap olan bu fenerin bakımı ve işletmesini Bostancı Ocağı karşılıyordu. Kandillerinde yakılacak yağ ise Topkapı Sarayı’ndan gönderiliyordu. Bu fener bu bölgede çıkan yangınlarda birkaç defa yanmış,1857’de Sultan Abdülmecit tarafından taştan yeniden yaptırılmıştır. Geçirdiği çeşitli onarımlarla günümüze kadar gelen bu fener kulesi, 40 m. kadar yüksekliktedir. Kare tabanlı bir kaide üzerinde silindirik bir gövde yükselir. Bunun üzerinde küçük konsollarla desteklenmiş, adeta bir minare şerefesini andıran balkonlu kısımdan sonda çepeçevre camlı ışık veren bir bölüm bulunmaktadır. Kare kaidenin üzerini çepeçevre bir balkon dolaşmaktadır.

Fenerbahçe Feneri:
İstanbul Kadıköy ilçesinde, semte adını veren Fenerbahçe Burnu’ndaki bu fenerin tarihi Bizans dönemine kadar inmektedir. Burada tanrıça Hera’ya atanmış bir tapınak olup, Hera ve İreas diye adlandırılan kayalıklara yakın bir yerde imiş. Bu kayalıkların üzerine ise bir ateş kulesi yapılmış. Osmanlı dönemi kaynaklarında bu “Bağçe-i fener “ adı ile 1570 senelerinde kullanıldığı yazılıdır. Kanuni Sultan Süleyman Recep 969 (Mart 1562) tarihli bir fermanında bu fenerden şöyle bahsedilmektedir:

“Kalemiç burnu nâm mahalde Müslümanların ve gayrin gemileri gece ile gelüp geçerken fânûs olmamağın, ekser zamanda taşa çalup zarar ve ziyan olmağın mahâll-i mezkûrda bir fânûs yeri bina etmek murad edinmeğin, buyurdum ki.”

Bu fermandan anlaşıldığına göre, bugün Fenerbahçe Burnu dediğimiz o zamanki (Kalemiç ) Burnunda çalışan bir fener olmadığı ve ilk defa Kanuni Sultan Süleyman zamanında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Kömürciyan 1661’de yazdığı “İstanbul Tarihi” isimli kitabında buradan, “ …denizin içine atılmış metin bir temel üzerinde yekpare bir heykel gibi yükselen kulenin tepesinde yanan ve gemileri kayalara çarpmaktan korumak için her gece sabaha kadar bir yıldız gibi parlayan” diye bahsetmektedir.
XVII. yüzyıl Vakanüvistlerinden Râşid 1720-1721’deki tarihinde bu feneri yeni yapılacak fenerlere örnek olarak gösterir. Hüseyin Ayvansarayî de Hadîkatü’l-Cevâmi isimli eserinde “Fenerbahçesinde bir mahsus kule vardır ki sefinelerin gecelerde mürûr ve ubûrları içün bâlâsından kebîr kandil yanar” diye buradan bahsetmektedir. XVIII. yüzyıla ait tarihlerde ise burasının sadrazam ve devlet ricalinden sürgüne gönderildiklerinde kısa bir süre burada tutulduklarını yazar. 1707’de III. Ahmed’in kubbe veziri olan Seyyid Firarî Hasan Paşa Fenerbahçe Feneri’nin fenerci odasında, fenere çıkan kapının dibinde boğdurulmuş ve başı kesilerek vücudu buradan denize atılmıştır. Kesik baş, önce saraya götürülmüş sonra da Sarayburnu’ndan denize atılmıştır.

Bugünkü Fener binası 1837’de II. Mahmut zamanında yenilenmiş ve daha sonra da zaman zaman tamir edilmiştir. Zeminden 21 m. yükseklikteki yuvarlak kulesinin üzerinde iki ayrı kat halinde etrafı parmaklıklı gezinti yeri bulunmaktadır. Kulenin dibinde ise tek katlı bir bina fenere ait depo ve lojman olarak kullanılmaktadır.

Rumeli Feneri:
İstanbul Boğazı’nın Rumeli yakasında, Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı kuzey ucundadır. Çeşitli efsanelerde adı geçen bu fenerin önündeki kayalıklar ile ilgili en eski mitolojik öykü Argonatlar’a dayanmaktadır.
Mitolojiye göre altın postu bulmak için Karadeniz’e doğru kürekli gemilerle yola çıkan Argonatlar buraya da uğramışlardır. O çağda kıyıdan 100 m. kadar açıkta yer alan çarpışan kayalıklar diye bilinen Simplegat kayaları aralarından geçen gemileri birbirlerine çarparak yutarlarmış. Argonatlar bu kayalıklardan geçmek için yanlarında getirdikleri kuşları kayalara yaklaşınca serbest bırakmışlar kuşların hareketinde çarpışan kayalıklar bir daha açılarak birbirlerine vurmak üzere iken Argonatlar gemilerini bu kısa andan yararlanarak geçirmişler. Yine mitolojiye göre onlara bu fikri bugünkü Garipçe’de oturan ve lanetlenmiş Kral Phineas kendisini Harpilere karşı savundukları için vermiştir.

Osmanlı deniz haritalarının en eskilerinden biri olan 1567 tarihli Ali Macar Reis haritasında bu fenerin yeri işaretlidir. Rumeli Fenerinden ilk bahsedenlerden biri olan P. Gyllius’un tanımlaması ise şöyledir:

“Faros ucunda her gece denizciler için ışık yayan bir feneri taşıyan sekizgen bir kulenin adıdır. Bu kule her yönde camlı pencerelerle kaplıdır ve bunlar alçıyla değil kurşunla birleştirilmişlerdir, bu da bunun Türklerin değil de Hıristiyanların eseri olduğunu gösterir. Paneion Burnu’nun tepesinden her yöne doğru enine boyuna Karadeniz gözükür.”
Busbecq ise P. Gyllius’a benzer bir ifade kullanarak şöyle yazmaktadır: “Orada, Avrupa akasında, denizciler için geceleri ışık yanan bir kule vardır. Bu kuleye Faros derler.”

Rumeli Feneri’nin 1583’de onarıldığını eski kayıtlar da yazmaktadır. Bunlara göre Fener’in yüksekliği 120 basamak olup, üzerinde etrafı camlarla kaplı 12 pencereli bir odası varmış. Ortada etrafında halka şeklinde sıralanmış fitilleri bulunan yağ dolu kap, geceleri tutuşturularak ışık vermesi sağlanıyormuş. 1616’da İstanbul’a gelen gezgin Wenner bu fenerden şöyle bahsetmektedir:

“ ... yüksek haşmetli bir kule, üstünde ve çepeçevre duvarlarında yüksek pencereleri büyük camlarla korunmuş, ortada büyük bir demir levha dudu. Yaklaşık dört parmak kalınlığında ve eni üstten bir kulaçtan fazla, çok köşelidir. İçine fitiller ve levhanın içine de yağ konulur ve geceleri tutuşturulur ki gemiciler bunu çok uzaktan görür.”
Günümüzdeki fener 1855’deki Kırım Savaşı sırasında Fransız ve İngiliz savaş gemilerinin İstanbul Boğazından Karadeniz’e çıkarmalarını kolaylaştırmak amacıyla yapılmıştır. 15 Mayıs 1856’da açılışı yapılan fener karşı kıyısındaki Anadolu Feneri ile birlikte hizmete girmiştir. Bir söylenceye göre de; inşaat sırasında Fener Kulesi’nin üst üste birkaç kez yıkılmasından dolayı köylüler burada Sarı Saltuk’un makamının bulunduğunu ama zamanla yıkıldığını, bu nedenle bu zatın kendi üzerinde bu kuleyi yükseltmediğini söylerler. Fransızlar da köylülerin gönlünü almak için yatırın bulunduğu söylenen türbeyi inşa etmişler üzerini örttükten sonra da kuleyi örmüşlerdir.
Fener deniz seviyesinden 58 m. yüksekliktedir. Işığı ise 18 mil uzaktan bile seçilebilmektedir. Fener kulesi 30 m. yükseklikte olup yukarıya doğru daralan üç kademe şeklindedir. Fenerin yer aldığı tepeliğin altında ise bir balıkçı barınağı bulunmaktadır.

Şile Feneri:
Şile Feneri, İstanbul'un Şile ilçesinde bulunan ve İstanbul Boğazı ile Karadeniz'e hizmet veren deniz feneridir.
Türkiye'nin en büyük, dünyanın da ikinci büyük feneri Karadeniz'deki kıyı emniyetini sağlayan iki fenerden biri olan Şile Feneri, diğer büyük fenerler gibi, Osmanlı İmparatorluğu zamanında 1859 yılında yaptırılmış. Fener deniz seviyesinden 60 metre yükseklikteki kayalıklar üzerinde 110 cm. kalınlığında kule şeklinde inşa edilmiş. 20 deniz mili görüş mesafesine sahip olan, kurmal sistemli fener, ilk dönemlerde 3 fitilli gaz lambası ile çalışırken, 1968 yılında elektrikle çalışmaya başlamıştır.
Bugün müzeye çevrilen Şile Feneri'nin 150 yıllık bir geçmişi vardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder