9 Ağustos 2012 Perşembe

Nuh Tufanı



--> Sellerin, dalgaların, taşkınların sıradanlığının ötesinde doğanın zaman zaman beklenmedik süprizleri de vardır. Tarihsel süreç içinde bunlar çok ender, bazen yüzlerce, binlerce yılda bir kere tekrarlanan olaylardır. Ancak dost olan su, bu süpriz zamanlarında öylesine bir korku yaratır ki toplumun hafızasına işlenir, kuşaktan kuşağa aktarılır ve hatta dünyanın oluşum öyküleriyle, efsanelerle bütünleşir. Bununla ilgili en renkli ve gerçekle düşün birbirine karıştığı örneklerin başında herhalde Atlantis gelir. Çok zengin ve görkemli bir ülkenin başkentinin sular altında yok olmasını anlatan bu hikâyenin kökeni olasılıkla Ege Bölgesi'nde Minos uygarlığına son veren Thera-Santorini yanardağ patlaması ile ilişkilidir. Patlamayla Minos uygarlığının yazlık saraylarının bulunduğu Thera Adası'nın ortası radyokarbon ölçümlerine göre İÖ 1600-1650 yıllarında olduğu gibi havaya uçar, dağ yerini Ege'nin sularına bırakır. Burada öne çıkan, efsaneleşen su hikâyelerinin yalnızca toplumların belleğine kazınması ve kuşaktan kuşağa farklı toplumlara aktarılması değildir. Suyun tehdidi sosyal belleğe öylesine derin izlerle kazınmıştır ki, bu bilim insanlarını da yönlendirmiş; sanatçılar, toplum ve bilim insanları arasında ilginç bir üçgen oluşmuştur. Kuşkusuz bu öykülerin en güçlüsü, tektanrılı üç büyük dinin de ele aldığı, bütün dünyanın su ile kaplandığı, seçilmiş birer çift canlı dışında tüm yaşamın sulara gark edilerek yok olduğunu anlatan Nuh Tufanı'dır. Tanrının günahkâr insanları cezalandırmak için dünyayı sularla kapladığı, Nuh Peygamber'in kurtardığı ya da seçtiği insan ve hayvanları bir gemide toplayarak felaketi atlattığı ve sular çekilince yaşamı yeniden başlattığı anlatılır. Kuşkusuz bu anlatıda Nuh'un Gemisi'nin karaya çıkacağı ilk nokta o bölgenin bilinen en yüksek dağı olacaktır. Hıristiyan inancı bu dağı Ağrı olarak görür ve bu nedenle yüzyıllardan bu yana hâlâ birçok araştırıcı Nuh'un Gemisi'nin artıklarını bulmak üzere Ağrı Dağı'na gelir. Her on yılda bir birileri Ağrı Dağı'ndan bir tahta ya da gemiye benzettiği kayaların resimleri ile döner. Bu beklentiye hazır kamuoyunda sansasyon yaratır, hatta sempozyumlar bile yaptırır. Bu sosyal hafıza, inanç, macera ve kültür turizminin güzel bir bileşimidir. İslam'da ise Nuh Peygamber'in Şırnak-Cizre'deki Cudi Dağı'nda karaya çıktığına inanılır. Gerçektende Cudi Dağı Mezopotamya düzlüklerinin Anadolu dağlık bölgesi ile kaynaştığı noktada engin bir duvar gibi yükselir. Ağrı Dağı efsanesinin gölgesinde kaldığı için o denli yaygın olmasa da Cudi o bölgede yaşayan yerel toplulukların bilincine kazınmış olarak halen onlarla birlikte yaşar. Dağın yamacında Nuh Peygamber'in mezarı olarak bilinen bir türbe vardır. Ayrıca türbenin bulunduğu yeri özellikle o bölgede göçerler yaz başında toplanıp yaptıkları Nuh töreni ile kutsarlar. İster Cudi ister Ağrı Dağı olsun Nuh Tufanı tüm Ortadoğu ve Batı düşünce sisteminde binlerce yıldan bu yana yer edinen, onları etkileyen bir öyküdür. Bu öykü farklı anlatımlara dönüşmüş, gemiye alınan hayvanlar, geminin şekli değişmiş ama bu coğrafyalarda yaşayan sanatçılar için o her zaman bir ilham kaynağı olmuştur. Özellikle Bizans ile gelişen bu anlatım Avrupa resim sanatında çok sayıda örnekle temsil edilir. Günümüzün çizerleri tarafından kullanılan Nuh Tufanı anlatımı ise genellikle geminin penceresinden başı uzanır halde bir zürafa ile neredeyse sembolleşmiştir.
Kutsal kitaplarda geçen tufan anlatımı bilimsel çalışmalara da ilham kaynağı olmuştu. Bilimsel düşüncenin gelişim sürecinde tufan olayı, yeryüzünün oluşumu ile ilgili ilk kuramlarda da etkin bir açıklama şekliydi. On sekizinci yüzyıl Batı düşünce sisteminde yaratılan ve yaratıldığı gibi değişmeden günümüze kadar gelen bir dünya ile değişen ve bir zaman derinliği olan açıklamaların halen birbiri ile çeliştiği bir dönemdi. Endüstri devriminin yol açtığı yoğun hammadde gereksinimi, bu hammaddelerin elde edilebilmesi için bugün jeoloji olarak adlandırdığımız bilim dalının gelişmesine neden oldu. Jeologlar hammadde için toprağı kazdıklarında bugün artık var olmayan birçok hayvanın fosili ile karşılaştılar. Hatta bunlarla birlikte insan yapımı aletler de buldular. Bugün jeolojik adı ile pleistosen, arkeolojik adı ile Paleolitik Çağ'a tarihlendiğini bildiğimiz bu kalıntılar 19. yüzyılın başlarına kadar tufanda suda boğulan canlıların artıkları olarak kabul edildi ve jeolojiye “dilivium” kuramı olarak girdi. Araştırmalar ilerleyip daha derin katmanlarda, yukarıdakilerden farklı ikinci bir fosilli tabakaya rastlanınca dönemin bilim insanları Tevrat ve İncil´e yeniden dönerek Nuh'tan eski ikinci bir tufanın ipuçlarını aradı ve buldular. Bu katman ise “eski dilivium” olarak adlandırıldı. Ancak fosilli tabakaların sayısı arttıkça bu süreç artık tufan kavramı ile açıklanamaz duruma geldi.
Cizre, Nuh Peygamberi'n Türbesi Tufan Mezopotamya arkeolojisindeki gelişmelerle 20. yüzyılın başlarında yeniden fakat farklı bir boyutta bilim dünyasının gündemine girdi. Nineve kazısında ortaya çıkan, Gılgamış Destanı olarak bilinen tabletlerde, Nuh Tufanı'na çok benzeyen, aynı motifleri taşıyan bir anlatıma rastlanması arkeologlar kadar dinbilimcileri de etkiledi. Daha sonra Gılgamış Destanı'nın biraz daha farklı ve daha eski kopyalarına rastlandı ve tufan öyküsünün Mezopotamya odaklı olduğu anlaşıldı. Hemen hemen aynı yıllarda Güney Mezopotamya'da Sir Leonard Woolley'nin Ur kazıları ve özellikle 1929 yılında Ur Mezarlığı'nı ortaya çıkarırken rasladığı kalın sel dolguları, efsaneler, tabletler ve söylencelerle yoğrulmuş tufanı somutlaştırdı, olayın görsel kanıtlarını sundu. Ne var ki İÖ 2650-2550 yıllarına tarihlenen, Sümer uygarlığına ait Ur mezarları beklenmedik ve herkesi şaşırtan öylesine zengin buluntular verdi ki, tufanın göstergesi kalın çamur tabakası bir anda unutulup geri plana itildi. Bu ancak bölge ile ilgilenen bilim insanlarını ve özellikle o yıllarda gelişen, doğal çevre ortamının değişimi ile kültür tarihi arasındaki ilişkiyi konu edinen jeoarkeologları harekete geçirdi. Ur'da görülen selin dar kapsamlı yerel bir olay olarak mı kaldığı, yoksa Mezopotamya coğrafyasında geniş alanları mı etkilediği sorusu ortaya çıktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder