14 Mart 2013 Perşembe

Osmanlıda İlan-ı Aşk Nasıl Yapılır?


Osmanlı Devletine gazetenin gelişi ve yaygınlaşmasıyla, toplumun güncelliğini hep koruyan, kâh görücü usulü, kâh eş dost aracılığıyla çözüm ürettiği bir konuya, evlilik müessesine yeni bir tür eklenir; ilân ile izdivac. Osmanlı’dan kalma gazetelerin tozlu sayfaları arasında seyrek de olsa denk geldiğimiz, muradına ermek isteyenlerin taliplilerini aradığı ve beklentilerini dile getirdiği bu tip ilanlar bizi adeta 100 yıl öncesine taşır.

Bir diğer açıdan ise Osmanlı insanının zevkini, zarafetini, kültürünü ve hayata bakışını doğrudan bize sunmaktadır. İşte birazcık da olsa, Kâtibim türküsünün hangi hâlet-i ruhiye ile bestelendiğinin ipucunu veren o ilanlardan birisi ve Osmanlı’da ilan-ı aşk
 
''Bu yazı münasebetiyle nişanlandıkları haberini aldığım kıymetli kuzenim Kübra Usta ve müstakbel eşi Bayram Ali Saka’yı tebrik ederim.
Eskiler böyle durumlarda “bu vesile ile cenab-ı lem yezel’den ikbal-i ebediyye ve saadet-i bilâ-nihâye murad ederim” derdi.
Fakat iyisi mi biz daha güncel bir tebrik ile iktifa edelim; Bir yaşam boyu hep neşe içinde, huzurlu bir hayat dilerim. Mutluluklar!''
Osmanlı devletine gazetenin gelişi,  bu iletişim aracına dayalı batı kökenli kullanım alanlarıyla da bizleri tanıştırır.  Osmanlı’da gazetesinin yaygınlaşmasıyla reklam, karikatür, duyuru, gün be gün tefrika edilen hikâyeler, iç – dış haberler ve havadisler gündelik hayatın bir parçası olmaya başlar.

Gazetelerde Zaman zaman karşımıza çıkan “izdivac” ilanlarının da bu şekilde aşina olduğumuz bir “gazete kültürü”  olduğunu söyleyebiliriz. Böylece, toplumun güncelliğini hep koruyan, kâh görücü usulü,  kâh eş dost aracılığıyla çözüm ürettiği evlilik müessesine yeni bir tür eklenir; ilân ile izdivac.

İlân ile İzdivac:
Osmanlı’dan kalma gazetelerin tozlu sayfaları arasında yer yer denk geldiğimiz, muradına ermek isteyenlerin taliplilerini aradığı ve beklentilerini dile getirdiği bu tip ilanlar bizi adeta 100 yıl öncesine taşır. Bir diğer açıdan ise Osmanlı insanının zevkini, zarafetini, kültürünü ve hayata bakışını doğrudan doğruya bize sunmaktadır.

İşte birazcıkda olsa, Kâtibim türküsü hangi hâlet-i ruhiye ile bestelendiğinin ipucunu veren o ilanlardan birisi:

''26 yaşına girmiş, kalbi ve dimağı pâyitahtın nûr-ı irfan-ı medeniyyetiyle tenvîr etmiş, mülâzım rütbesinde bir zâbitim. Hâlihazırda İstanbul’da ifâ-i vazife etmekteyim ve 450 kuruş maaşa mâlikim.
Başka hiçbir gelirim olmadığı gibi Lofça’da ikâmet eden validem ve biraderimden maada kimsem de yoktur. İşret asla kullanmam, tütün içmem, kahve nedir bilmem.
Hususen necip bir aileye mensup, inas mektebi derecesinde tahsil etmiş bir refikayla izdivac edip familya teşkil etmeyi dilerim. Refika-i hayatımın, münevver, bir parça musikiye aşina, iyi evlat terbiye eder, iyi huylu, sadeliği sever ve sahib-i maharet olmasını arzu etmekteyim. Talep vukuunda lütfen yazınız. (H.C.)''
.
Aşağı yukarı 110 sene öncesinin ilânı da olsa takdir edersiniz ki “kâtibimizin” muradına erip eremediği merak konusu oldu. Ancak tarihçi Göker İnan ve Burhan Çağlar bu soruya dönem şartları itibariyle pek de iç açıcı cevap veremiyorlar:
” Şan ve şevket imparatorluğunun bozgun rüzgârında iskambil kâğıtları gibi savruldu bir devrin çocukları, onlar için “muradına ermek”  fazlasıyla lüks.“

 — Gönlüne göre biriyle tanışıp evlendiyse bile, kâtibimiz bir zabit, yani asker hem de “mülazım”, yani teğmen rütbesinde. Ama ne yazık ki tarihimizin en dramatik döneminde yaşıyor.

 — Kuvvetle muhtemel ki önce 1. sonra 2. Balkan savaşıyla savaşa gitmiştir. Ardından Dünya savaşı patlayınca o cepheden bu cepheye çarpışıp durmuştur.

 — Sarıkamış’ta donarak ölmediyse, Çanakkale’de de tesadüf eseri şarapnel yemediyse, güney cephesinde ya iskorpite yakalanır ya da kanal harekâtında tifüse. Böyle talihsizce esir düşüp gitmezse de bir süre yatak döşek askeri hastanede yatar.
 — İyileşebilirse de Kurtuluş savaşı zaten başlamış olur ve yeniden cepheye. Yunan harbi, Sakarya savaşı Kuva-yi Milliye, Düzenli ordu derken öyle geçer gider günler.
 — Bundan sonra evin yolunu bulabilirse döner, bulamazsa zaten eşi onu öldü sanıp mecburiyetten başka birini çoktan bulmuştur bile. Dile kolay 10 yıl geçti aradan görüşmeyeli…
 — Sonra peki ?
— Sonra, iyi ihtimal köşesine çekilmesi, kötüsü ise “tek parti” ile yüz göz olup hapse düşmesi veya sürgüne gitmesi.

                                                                                                                                           
Osmanlı’da Görücü Usulü ile İzdivac:                                                                                                      
Osmanlılar zamanında bir aile oğullarını evlendirmeye niyetlendiklerinde etrafta sorar soruşturur uygun bir namzet bakarlardı. Aradıkları şartlarda biri için tavsiye gelirse hemen apar topar gitmez önce kızı ve ailesi “çaktırmadan” yoklanırdı.

Mesela, erkek tarafından 2 kadın öğle vakti tâlip olacakları kızın evinin önünden geçerken, tam bahçe kenarında durup veya merdiven başında nefeslenirmiş gibi yaparak yahut avlu kapısını tıklayarak  “ah efendim suya yandık, hanım kızınız bir tas su verse de içsek” diye istekte bulunurlardı.

Âdet üzere evin büyükleri bunun ne demek olduğunu bilir, kızlarının nişanlısı, sözlüsü ya da beklediği biri varsa “kızımız meşgul, suyunuzu buradan buyrun” diyerek kendileri verir, böylece kızı görmek isteyenler de bunun “kızımızın başı bağlı” demek olduğunu anlayıp giderdi. Eğer hanım kızımız suyu getirirse, erkek tarafı, kızı şöyle bir süzer, boyuna posuna bakar ve ilk kararlarını böylece verirlerdi.

Bu karar olumlu olursa, aileler aracılar vasıtasıyla tanışır, söyleşir özellikle kız tarafının evine “bir mâniniz yoksa ziyaretinize geleceğiz” diye oturmalar yapılır bu arada evde pişen yemeklere, temizliğe, titizliğe, kızın maharetine çeşitli bahanelerle dikkat edilirdi.

Yine kız ve erkek tarafından kadınların, müstakbel gelinlerini alıp bir bahane ile hamama gitmeleri de ilginç bir adetti. Hamamlar, tıpkı erkeklerin kahvehaneye gitmesi gibi kadınlar için sosyal bir toplanma ve görüşme yeriydi. Osmanlı’da vazife yapan bazı yabancı elçilerin kadınları katıldıkları bu hamam toplantılarını hatıralarında sıklıkla zikreder. İşte bu şekilde kız ve erkek tarafından kadınlar birlikte Hamama gider burada, gelin namzetinin saçına, başına, teninin rengine yine “çaktırmadan” bakılır, sırtında vücudunda yarası beresi, beni, doğum lekesi varmı yok mu ortaya çıkardı.

Hatta oğlanın anası “Kızım gel şu sırtımı biraz kesele de sana dua edeyim” yahut müstakbel görümcesi “hemşire, anamı bir kesele de ben çocuğu yıkayayım” gibi çeşitli bahanelerle iş buyururlar, eğer hanım kızımız “mırın – kırın” ederse veya yüzünü ekşitirse, “aman bu kızdan bir şey çıkmaz” diye niyetlerinden vazgeçerlerdi.

Şayet bütün bunlar müspet neticelenirse, her bir gelişmeden haberdar olan erkek ile kız bilvasıta görüştürülürdü. Onların değimiyle “İmtizaç-ı kalp ederlerse” bizim söylemimizle birbirlerini beğenirlerse oğlan tarafı “hayırlı bir sebep münasebetiyle” diyerek hanım kızımızı istemeye giderdi.

Böylece, her şeyden sonra artık sıra kız tarafının müstakbel damatlarını araştırmasına gelirdi. Anadolu’dan farklı olarak, İstanbullular kızlarına pek düşkün olduklarından ince eleyip sık dokurlar, hatta kızlarını dışarıya vermeyi hiç istemezlerdi. Bu sebeple “iç güveysi” âdeti İstanbul’da yaygındı.

19. yüzyıl sonlarında, meşrutiyet dönemiyle birlikte klasik dönemden kalma bu adetlerde de değişmeler ve gevşemeler oldu. Cumhuriyet döneminde sonra ise iyiden iyiye terk edildi. Nitekim Şinasi “Şair Evlenmesi” adlı eserinde eski – yeni,  doğu – batı kıyaslaması yaparak görücü usulünü ve ona bağlı bu adetler eleştirmiştir. Yine Şemsettin Sami “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı romanında görücü usulünü olumsuz yönleriyle betimler. Fakat işin tuhaf tarafı, Tanzimat münevverlerinden “görücü usulü evliliğe” karşı çıkan Şinasi ve Namık Kemal gibi isimler yine bu şekilde evlenmişlerdir.

İlan-ı aşk’ın Osmanlıca’sı
Rivayet odur ki Osmanlı zamanında külhanbeyi tavırlarıyla öne çıkan bir delikanlı oturduğu muhitteki bir kıza aşık olur. Gel zaman git zaman bir fırsatını bulur ve ilan-ı aşk eder:

“ — Ey dilber-i ranâ, çehresi müstesna! Gül cemâlinizin ihtişamıyla müşerref olunca sâika-i aşkınızdan ihya oldum. Nâçizane niyyetim asla zât-ı âlinizi tâciz değil, bilakis maksad-ı samimiyemi izhar etmektir. Şayet siz de imtizaç-ı kalp ettiniz ise dest-i izdivacınıza tâlibim. “
 Hanım kızımız cevabı yerleştirir:

“  — O ablak suratına bir sille-i osmanî nakşedersem, Paşa babamın işitmesine mahal kalmaz, şuracıkta sekte-i kalpten terk-i hayat edersiniz!“

Vuslat ne demektir bunu hicrâna mı sorsam?
Hicrân bilemez, belki de cânâna mı sorsam?
Mecnun bu muammâ ile sahrâlara düşmüş,
Bilmem ki gidip bende o hayrâna mı sorsam?
(Rabia Hatun)

Sitem etme ey güzel ben sana üftâdeyim
Hicrân eyleme sakın emrine âmâdeyim
(Kilimî)

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsân
Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı

(Sevgili beni canımdan usandırdı, ama o cefa etmekten usanmıyor. Âhımın ateşinden felekler yandı, fakat dileğimin mumu bir türlü yanmıyor. Şifa elinde olan canan herkese derman oluyor, fakat beni hasta bilmiyor ve yarama merhem olmuyor.)
(Fuzulî)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder